31.7.13

Hey Gidi Günler 1... Nazım Hikmet

Merhabalar aziz dostlarım,
Ölüm yaklaşıyor, farkettim de eski dostların hatıraları benimle göçüp gidecek, artık ara ara onlardan da bahsedip sizleri mahrum bırakmayayım dedim. Perdeyi de bizim dev ufaklıkla açıyorum, işte sevgili Nazım Hikmet..

"Hade lan" dediğinizi duyar gibiyim. Umursamıyorum.
İlk şiirini henüz 4 aylıkken yazdı ama annesi ya sanattan anlamıyordu ya da kokuya dayanamadığı için derhal çöpe attı. Nazım’la tanışmamız çok eskilere dayanır. Ayıptır söylemesi üstü açık bir şevrolem vardı, kendisi hiç üşenmeden arkasına "aşıksan vur saza, şöförsen bas gaza" yazmıştı. Ondaki bu yeteneği farketmemle aramızda şöyle bir diyalog geçti:
- Lan naaptın?
- Abi güzel olmuş mu?
- s.tir git sil şunu çabuk, mahvetti arabayı yaa.. kro musun olum sen!
 
Evet, gördüğünüz gibi ondaki bu yeteneği ilk ben farketmiştim ve yanımdan kovmuştum, zira yanımda kalsaydı gölgemde yok olup gidecekti. Onu kovmakla en büyük iyiliği yapmış yani önünü açmış oldum. Gerektiği zaman bu kadar fedakar da olabiliyorum. Fedakarlık diyorum çünkü kimse onun kadar iyi çay demleyemez ve sırt kaşıyamazdı, onu uzaklaştırarak bu haklarımdan da feragat etmiş oluyordum.
 
O ise bu kovulma işini oldukça abarttı ve o günlerde küs olduğumuz yavşak Stalin’in yanına taa Rusya’ya gitti. Stalin’e gitmekle kalmadı, bir de orada beni daha da kızdırmak için uçaktan iner inmez toprağı öpüp "Memleketime kavuştum, beni Stalin yarattı" dedi. Ama ben kızmadım, zira onun maksadını biliyordum, amaç ilgimi çekmek, çocukça bir kapris işte. Gerçi sonraları kendisi de hatasını anladı ve berlin radyosunda yaptığı konuşmada ifade edip benden özür diledi ama şımartmamak için fazla yüz vermedim. Bu arada gizliden gizliye ona çok yardım etmişimdir. Mesela bir çok şiirini bizim Ahmet Emin Yalman’a ben yazdırtmışımdır. Ahmet Emin oturur yazar Nazım diye de imzalardı, hey gidi günler hey. O zamanlar iyi para veriyolar memlekete şair lazım, şöyle siyasetten anlayan diye, Nazım’ı çıkardık biz de.
 
Bunların Lenin abileri vardı. Yakışıklı karizmatik oturaklı bir herif. Adam diyor ki: propaganda yapmak için her halkın içinden sanatçılar çıkaracaksınız, bol bol da pohpohlayacaksınız, ressamdı, şairdi, müzisyendi, yazardı, ne bulursanız. Onu her türlü oyunlarla büyütüp halka sevdireceksiniz.. Benim de aklıma Ahmet Emin geldi. Önce biraz hapse sokarız pişsin diye sonra şiirlerini büyütürüz halkın gözünde falan.. Millet kral çıplak diyemez herkes yer. Meğer çakal uyanmış olaya, gitmiş şiirleri Nazım diyerek yazmış imzalamış.
- "Lan ne halt yedin sen" dedim
- "abi" dedi "Nazo zaten stalin’in yanında adam iyi kıvırıyor bu işleri benim de bir katkım olsun diye düşündüm" dedi.
- "iyi hadi iki çay kap gel" dedim.
Sonra yazdırdım şiirleri buna gönderdim Nazo’ya, bayağı serpildi genç, şan şöhret sahibi oldu.
 
Diplomasiden sıkıldığım ara ara esnaflık yaptığım zamanlarda bir gün Avusturyadayım, Viyana’da terlik fuarı var, ben de stand açmışım, baktım bu uzaktan bana bakıyor. "gel lan gel" dedim. "abi" dedi "affettin mi beni?", "geç otur şuraya kitapsız" dedim, çay verdim bi bardak. Tabi nerden bulacak oralarda bizim memleketin çayını, içti bi dikişte, yaktı ağzını burnunu. Dedim "hop yavaş". "abi boşver" dedi, dedim "ne boşveri, hıyar! terliklere döküyon müşteri bakacak beğenecek onları"
 
Ne günlerdi be. 
Çapkın çocuktu ama, manitasız gezmezdi. Dedim "oğlum artık toy değilsin, kominik mominik bi yol tutturmuşun gidiyosun, gel" dedim "sana bi kız bulalım enternasyonel bi düğünle evlen, iş güç sahibi ol, adam gibi yaşa, ne bu nerde akşam orda sabah, ömür geçmez böyle..", "Bırak bu burjuva söylemlerini yoldaş" dedi bana.. BANA!.. Viyana sokaklarında elimde terlik metroya kadar kovaladım denyoyu. Yetişemedim de köftehora "Ulan dedim gözükme bi daha gözüme" Bu da son görüşmemiz oldu.
 
Macaristan katliamında bi aradım çıkmadı telefona, çekoslovakyayı yerle bir ettiklerinde aradım, sekretere yok dedirtiyor mahsus, ulan ben duymuyor muyum arkadan fısır fısır konuştuğunu lavuk.  Sonra baktım müteahhit olmuş Berlin’e duvar örüyor. SMS gönderdim "Ulan çimentoyu bari gel bizden al bir faydan dokunsun…" yanıt yok... Hayırsız. Neyse işte göremedim bi daha, aramadım da, bi iki kere o aramış sonradan, haber yolladım "geçti artık, benim Nazım diye bi tanıdığım yok" diye. Ağlamış falan, demiş "ölürsem beni illa Nejdet abimin yanına gömün memlekete". "Bırak bu işleri Nazım" dedim. "Senin memleketin moskova, tek abin de Stalin, hadi koçum al voltanı, hem beni niye öldürüyon kendinden önce şerefsiz".
Netekim bi kaç ay sonra da kaybettik kendisini. Üzüldüm tabi, insan üzülmez mi? Hatası oldu ama, severdim Nazım’ı. Çok severdim lan. Açık konuşayım Ahmet’in şiirlerinden de bi bok annamadım ama millet hep anlarmış gibi yaptı, onlar da sevdiler. İyi çocuktu be Nazo, saftı, temiz çocuktu, toprağı bol olsun.
 
Şimdi bakıyorum millet atıp tutuyo mavi gözlü dev diye. Ulan enteller siz ne anlarsınız be. Hepinizi yedik oğlum. Gudikler siziii. 

Üstad-ı Azam, mütevazi kalender, esnaf odası bşk. ağır abi, hiyerarşik mahalle aristokratı
Ahmet Nejdet Komputer

2.2.13

Mehdi oluşum hakkında 1


Mehdi oluşum hakkında 1

Merhaba Aziz Dostlarım,

Uzun zamandır yazmıyor yazamıyordum, zira çok önemli bir projeyle karşınıza çıkmak istedim ve hazırlığımı yaptım.

Her şey bir sevenimin mesajıyla başladı: “üstadım yoksa beklenen Mehdi siz misiniz?”

Bu soruyla önce irkildim. Tefekküre daldım, yoksa yıllardır kendimden bile sakladığım müthiş sırrım bu muydu? Ve kendimi kampa almaya karar verdim. Aylarca düşündüm ve kendimi bazı şeyleri ifşa etmeye ikna etmeyi başardım. Artık bu sırla yaşayamazdım. Ben ki yüce emelleri mefkureleri olan ve kendini milletine vakfetmiş, yılların birikimiyle üstad-ı azam rütbesine nail olmuş, vefakâr ve cefakâr bir hizmet adamı, daha fazla sessiz kalmamaya karar verdim.

Kartvizit bastırırken matbaacı arkadaş “hocam mehdi mi yazalım Mesih mi?” diye sordu. “Ben, hocam değilim, bana üstadım diyeceksin, bazıları ekselans da derdi zamanında ama uzak kaldık ortamdan” diye serzenişte bulunduktan sonra sordum “oğlum benim babam Müsaitzade Rintiddin efendi, dedem de Kohengillerden Köstük Müsait Paşa değil mi? Soyumuz sopumuz belli, ne Mesihi, kimi gaza getiriyon lan sen?” Matbaacı arkadaş suratında yılışık bir sırıtışla “ben ne bileyim hacı baba, ne dersen onu yazarım ben, istersen Zeus yazarım, fark etmez, 1000 tanesi 80TL nakit”, “kredi kartı geçmiyor mu sende?” Diye sorarak da bu seviyesiz muhabbeti isteksizce devam ettirmek zorunda kaldım.

Kartların basılmasını beklerken, çaycı çocuk içeri girip 2 çay bıraktı, ama 3 marka aldığını gördüm. Yüce adalet duygumun bir tecellisi olarak “napıyon lan sen 2 çay bıraktın 3 marka alıyorsun” diye müdahale ettim. Çaycı çocuk da “amca bu sabahki 3 çayın markası, boşları alıyorum, bu iki çayın markasını almadık daha, hırsız mıyız biz!” diye karşılık vermesin mi! Matbaacı da o ısrarlı yılışık sırıtışıyla çocuğun kafasına vurup “uzatma lan, öp bakim mehdi dedenin elini” diye affedersiniz, höykürdü. Böylece bana ilk biat eden de bu çaycı çocuk olmuştur.

Kaderin garip bir cilvesi olarak, elalem koca memeli, ak gerdanlı kızlarla mehdilik yaparken bizim payımıza düşen tek yuvarlak, çaycı çocuğun 3 numara traşlı, yağlı, kara başı olmuştu. Engin merhamet duygumun bir tecellisi olarak hiç tiksinmeden ya da çok az tiksinerek, büyük bir tevazuuyla çaycı çocuğun başını okşarken aklıma Panama maslahatgüzarlığım sırasında resmi bir temasta bulunmak üzere gittiğim Barbados adasındaki Hindistan cevizleri geldi, bir de güzel likörü olur ki, azıcık naneyle insana harikulade bir okyanus dejavusu yaşattırır.

Çaycı çocuğun busesini elimden tinerle çıkardıktan sonra basılmış kartvizitlerimi alıp matbaayı terk ettim. Kredi kartına güvenip yanıma nakit almadığımdan mütevellit matbaacıya biraz borçlanmış olduk, ama o da zaten “mehdi’den para mı alacaz yaoov” diyerek, erimiş vıcık vıcık olmuş sırıtışıyla bana rüştünü de ispatlamış oldu. Al işte sana ikinci mürit. Artık gerisi çorap söküğü gibi gelecekti.

Risaletimi tebliğ için önce bizim lokale gidecektim ki aklıma geldi: yahu ben resul değildim ki.. Sonra düşündüm, risaletsiz mehdi mütenasip olmaz, zatıma hafif gelir, yakışmaz, ben neden mehdi resul olmuyordum ki? Doğru matbaaya gidip kartvizitleri değiştirttim, dijital çıktıyla idareten bir şeyler yaptı sırıtık müridim. Artık lokale gidip evrensel mesajımı yaymaya başlayabilirdim… ki bu sefer de aklıma bizim lokaldeki katı laik disiplin geldi. Malum lokalde biz hep din ve dünya işlerini ayırıyorduk. Ama Mehdi olmakla bir nevi dünya lideri de oluyordum. Bu işin içinden nasıl çıkacağımı düşünürken koluma giren Sırrısulhi’nin elektrikli süpürge gürültüsüne benzeyen çapaklı sesi ile irkildim. Ses tellerine yapışmış nikotinli katranı atmak istercesine boğazında yankılanan kelimelerle hızlı hızlı sordu: “Hayrola Nejdetçiğim, dalmışsınız karadenizdeki gemilerinizin peşinden, sizin bröveniz var mıydı yahu?”  Ah ne latif bir hödük diye geçirdim içimden, son anda müstakbel müridimi terslemekten vazgeçtim “Ooo Sırrısulhiciğim, aziz biraderim, seni gökte ararken yerde buldum, bana şurda iki kadeh bir şey ısmarla, anlatacaklarım var!” Birden heyecanlandı lavuk afedersiniz, “N’oldu yoksa Leman hanımdan havadisler mi getirdiniz Nejdetçiğim” diyerek yalvaran bakışlarıyla elimdeki poşete bir göz attı. “Ne alakası var beyefendi, yürü oturalım şuraya diyerek esrarlı esrarlı bir koltuğa kuruldum, poşeti de açmadan önüne koydum. “Meraklandırdınız beni Nejdetçiğim, nedir bu poşet? Yine neler peşindesiniz üstad?” poşetten bir adet kartviziti çıkararak önüne attım. Titrek elleriyle uzandı, gözlüğünü düzelterek okumaya başladı. “inanır mısınız, üstad?” dedi, “Hiç şaşırmadım, bunu sizden bekliyordum. Hatta geç bile kaldınız.. Garson bey!.. Ne içeriz bu arada?”

Keyifle, bilinçaltımın tercihi olan Malibumu yudumlarken, Mehdiliğin nasıl geldiğini ve neden ilan etmek zorunda kaldığımı anlatmaya başladım, bunları henüz sizinle paylaşacak değilim sevgili okuyucular, zira buna hazır olmadığınızın farkındayım.

Bütün hikayeyi dinledikten sonra Sırrısulhi şöyle bir gerindi, cebinden bizim yamakların çıkarttığı bol resimli, koca manşetli, az sayfalı, muhaliflerin el kitabı olan çirkef gazetesini çıkarıp bana doğru salladı: “Bütün gün bunun başında pinekleyip ona buna çamur atıyoruz. Tamam kardeşim, biz yalan duymak istiyoruz da bunlar da işin suyunu çıkarıyorlar, Baykal efendi istifa ettiğinden beri meydan bu çömezlerin asparagas muhalefetine kaldı. Siz şimdi muhalefette yeni bir çığır açacak ve vizyonu tamamen değiştireceksiniz. Size muvaffakiyetler dilerken bu hayırlı davada üzerime düşen görevi yapmakla şerefyap olacağımı da ifade etmek isterim aziz üstadım, pardon Mehdi hazretleri diyecektim..”, “Mersi, Sırrısulhiciğim, çok janti adamsın, ben bu ifadelerinden emindim zaten.. Şimdi senden ricam, bu işi bizim entelijansa haber et de artık tebliğ ve irşad vazifemize başlamış olalım, değil mi cancağızım”, “Derhal, ivedilikle koşturuyorum Nejdetçiğim, mil pardon! Mehdi hazretleri, yahu ben size nasıl hitap edeyim?”,”Baş başa kaldığımızda Mehdi hazretleri diyebilirsin ama topluluk içinde sayın Mehdi majesteleri demen daha uygun olur kanaatindeyim. Sırrısulhiciğim, şimdi izninle ben kalkıyorum, Leman hanıma uğrayacağım selamlarını iletirim” dedim ve Leman hanımın ismi zikredilince aniden büyüyen gözbebekleriyle, onu koltuğunda bırakarak, yaşımdan beklenmeyecek kadar çevik bir hareketle ayağa kalktım. “Görüşürüz Sırrısulhiciğim, senden akşamları rapor alacağım ona göre, haydi baş baş” arkamdan kekeleyerek bir şeyler söylemeye çalıştığını umursamayarak yola koyuldum. Malum artık son derece meşgul biriydim ve sırtımda koca bir insanlık âleminin sorumluluğu vardı, bakalım ikbalde daha neler zuhur edecekti.

Şimdilik bu kadar aziz okuyucularım, gelişmelerden haberdar olacaksınız.    

Ahmet Nejdet Komputer
Mehdi resul, üstad-ı azam, reisülküttap, maveraünnehir

26.1.11

Türk Hava Kurumu - Nasa Rekabetınde Bulgaristan faktörü

Beni canından çok seven ve üstadları bilen sevgili insanlarım,

Bugün sizlerle yine mümtaz bir fikrimi paylaşacağımdan mütevellit kıvanç içinde gönenerek bir yaranıza daha parmak basıyorum.

Türkiye'de en köklü kurumlarımızdan olan, kamumuzun gözbebeği, Türk Hava Kurumu, son yıllarda NASA'nın biraz gerisinde kalarak bizi üzüyor. Atamız "istikbal göklerdedir" demiş fakat mevcut yönetim "köklerdedir" anlamış, kafa yerde kök bakıyorlar, patatesiydi, şalgamıydı, istikbal arıyolar. Efendim, bir espri ile yazımı süsleyeyim istedim, muvaffak oldum sanırım.

Nasa denilen amerikan kurumu, jüpiterdi Uranüsdü gezerken, biz hala ist-ank seferini 1 buçuk saat rötarlı yapıyoruz. Çok kısa ve net ifade etmek gerekirse bunun biricik sebebi dini inançlarımızın farklılığıdır dostlarım.

THK, havacılık dairesini geliştiremiyor, zira sizin de dikkatinizi celbetmiştir ki bu iş için yarım asırdır kurban bayramlarında birnbir güçlükle gaspettiğimiz koyun ve sığır derisini kullanıyorlar. Bu böyle olmaz; büyük baş küçük baş farketmez, çünkü bu başları taşıyan hayvanlar zaten uçmazlar, uçamazlar. Bize daha küçük başlar, yani kuş başları lazım.

Bakın, Nasa ne yapıyor? gidiyor, kamusunun elinden zorla paskalya ve noel hindilerinin tüylerini alıyor. Üstelik vermeyenler bizdeki gibi 3 ayla değil, "federal bir suç olduğu için" 16 seneyle yargılanıyorlar. Bazı akıllı okuyucularımız hindilerin de uçamadıklarını haykıracak ve beni mat etmişcesine coşup heyecanlanacaklar beyhude, ama biz bilmiyor muyuz? Hindinin genlerinde uçmak olayı var, sadece takım taklavat yeterli değil.

Bakın akbabaya, paraya kıymış, yaptırmış 2 metre kanat.. buradan bir sallasa 10 dakika sonra brükselde. Öyle bi hayvan yani. Ve uzaktan hindiyle de akraba oldukları için (kayınço), Nasa'nın durumu ortada..

Bu durumda bizim uçakların da süt vermesi lazım diyeceksiniz, veriyorlar netekim, ben şahidim. Geçen Antalya'ya giderken gördüğüm kabin mürettebatı abladan en az 12 kilo süt çıkardı ayrıca deyip toparlama esprisiyle yazıma devam ediyorum (netekim iğrenç oldu, hayret).

Peki ne yapmak gerekir?
Ya işte biz boşuna üstad-ı Azam olmadık. Haydi, yıllardır resepsiyonlarda devlet kesesinden içtiğimiz dabıl zeytinli martinilerin hakkını bir kez daha ödeyelim bari:

Kanaat-i şahanemce evvela, Bulgaristana bir teklif sunalım. paskalyada, noelde orada kesilen hindilerin tüylerini alalım, vermeyen ibineleri atalım hapse (özür diliyorum, laik damarım tuttu bir an çok sinirlendim, tabii ki bulgar insanlar bizimkiler gibi yobaz değildirler). Bakınız, bu faşistlik değildir sayın okuyucular, biz burada devletimizin bekası için uğraşıyoruz. Yıllardır halka rağmen halk için didiniyoruz. Lakin, aziz bayrağımız plütoda dalgalansın diye gerekirse bütün Bulgaristanı doldururuz İmralı'ya. Yeter artık, bakın benim ne kadar dindar olduğum aşikardır; her kandil o iğrenç, yağlı kandil simitlerini bile hiç erinmeden konyağa batırıp batırıp yemeyi ihmal etmemişimdir. İşte bu yüksek dini duygularımla söylüyorum ki, yüce dinimizin sembolü Hilal'dir, yani ay, ama ayda amerikan bayrağı dalgalanıyor, onu ordan sökmeye gitmek için bizim Hurşit abinin dolmuşuna binecek halimiz yok. Füzeler yapacağız, roketler yapacağız, fezaya gideceğiz. Açın Türkiye'nin önünü, yaşasın Türk Bulgar dayanışması, onları da bi tur bindiririz hafta sonları..

Ahmet Nejdet Kompüter
Üstad-ı Azam, Emekli pilot üstteğmen, kadirşinas şahsiyet, olgun distribütör, fahri astronot

5.8.10

Kim Eşit, Nereye Eşit!..

Sevgili insanlarım,

Ülkemiz zor bir dönemden geçiyor.

Geçmiyor mu? Hayır, bazılarınız öyle manasız manasız bakıyor da.. bir durum mu var dedim. Neyse, şimdi ben bir artistlik hissediyorum havada, yani öyle bir koku var. Vatandaşa bir haller olmuş. E haklılar tabi.. savcılar tutuklanıyor, paşalar sorgulanıyor, askerin sesi kısılmaya çalışılıyor. Vatandaş da normalen kendini bir zümreyle eşitmiş gibi hissediyor. Bu yanlıştır işte. Hatta çok da tehlikelidir. Vatandaşa fazla yüz vermeyeceksin, devlet protokoludur bu. Atalarımız ne güzel demiş “yüz verdik veli`ye, geldi –afedersiniz- sıçtı halıya”

Biz yıllarca boşuna mı dedik, askerler lojmanlarından çıkmasın, alıverişlerini dahi orduevinde yapsınlar; hakimler kendi sitelerinde otursunlar, kendi lokallerine gitsinler; hatta devleti temsil eden en düşük rütbe olan öğretmenlerin bile kendi öğretmen evlerinde ve lokallerde toplayarak tatillerinde bile halkın arasına karışmalarını önlemedik mi? Soruyorum size biz bunu niye yaptık?

Vatandaş kendini eşit hissetsin diye yaptık.

Vatandaş hep vatandaşla oturup kalksın da başkalarını görmesin, eşitler hep bir arada olsun diye uğraştık. Şimdi sen tutup koskoca generali, savcıyı hastanesi hatta plajı bile ayrıyken vatandaşla aynı ceza evine gönderirsen bu abes olur. Bu iktidarı o yüzden affedemiyorum işte. Vatandaşla bizi aynı kefeye koyuyor, ulan ben kefeye girecek adam mıyım afedersin, getir milanodan %100 pamuklu valentino imzalı bir kefe neyse..

Şimdilerde hepimizi aldı bir korku, telefonda ağız tadıyla sinkaf edemiyoruz, yahu ergenekonu çağrıştırıyor diye çok sevdiğim zeytinyağlı enginardan bile vazgeçtim. Bu yaştan sonra mahpus damlarında ne işim var, hele bir de koğuşa düşersek yandık, adem babalarla otur kalk, ne primitif ne ilkel ne vahşi..

Biz de zamanında çok çile çektik, 12 eylül ihtilalinde, gerçi ben Komodor adalarında özel bir görevde bulunuyordum ama orda bile hissettim sıkıntıyı. İnanır mısınız tam 3 buçuk ay Türkiye’den ne pişmaniye getirtebildim ne saray helvası.. Mango yiyip likör içmekten cırcır oldum.. Neyse ki vazifesinin bilincindeki bazı diplomatlarımız bir İngiliz muhribine verdiler kargoyu da sonunda hasretimiz bitti..

Peki ben hiç hapse girmedim mi?

Girmez miyim? Onu da gördük küçük ve de sevimli insanlarım. Cezayir’de bulunduğum sıralarda fantezi peşinde koştuğumuz o ateşli gençlik yıllarında, çapkınlık yaptığım kadın evli çıkınca üst düzey emniyet amiri olan kocası beni yakalamış ve nezarethaneye tıkmıştı da Fransız dostlarım tam zamanında yetişip beni çıkarmışlardı. Allah’tan üzerimde Türk değil de Fransız pasaportu vardı. Yoksa diplomatik bir skandal çıkacaktı. Gerçi bir Türk diplomatında Fransız pasaportunun ne işi var diye de sorabilir bazı yobazlar ama cevap vermeye tenezzül etmiyorum.

O dehşet dolu 3 saati hiç unutmayacağım. O ikram edilen soğumuş nane çayının cıvık tadı hala damağımdadır. Ne istakozlar yedim de kaybedemedim. Gerçi Fransız pasaportu görünce ne dayak attılar ne de nezarethaneye soktular ama karakol zaten başlı başına bir nezarethaneydi. Müdürün koltuğunun yayları kıçıma battı ve tabi hemen dava açmakla tehdit ettim de minder getirdiler. Bazen şimdi merdiven çıkarken kalçam sızlıyor acaba o günün etkisi midir, dava açsa mıydım keşke?

Ben yıllarca ömrümü adamışım ülkeme, orada burada koşturmuşum sen şimdi beni vatandaşla bir tutuyorsun öyle mi Recep bey!

Bana diyor ki sen hiç iftar çadırında bulundun mu? E peki sen hiç şanzelize de bir sokak barında bulundun mu? Hiç bilir misin bu monşerler nasıl teneffüs ederler acaba seninle aynı oksijeni mi yakarlar.. hiiiç, ağzı olan konuşuyor, ben istemez miydim gençliğimin baharında cihangirde kız kovalamayı, ne işim vardı Versailles sarayının özel kalem müdürünün odasında staj falan.. Yaa bunlar hiç konuşulmuyor.

Ondan sonra seçim oluyor koskoca muazzamanın oyu bir oy, çoban haydarın oyu da bir oy.. Bu olur mu? Bak haydar derken büyük harfle bile yazmadım ben bilmiyor muyum imlayı, benimle aynı cümlede yer alan bir halk kişisinin adı özel mi olurmuş canım.. Yaa Recep Bey, Nereye gitti onca eğitim tecrübe, ki ben bir de bir yaz tatilinde 15 gün Alp dağlarında kaz çobanlığı yapmış adamım.

Bizde yok yok hemşerim. O kadar kolay üstad-ı azam olunmuyor. Son bir anımı daha anlatıp köşemi kapamak istiyorum mümtaz okuyucularım:

Bir gün Antiller’deyim, keyfim de gıcır, dediler ki Fransız Guyanasına uzay üssü yapılacak, ileride kesin işiniz düşer, oraya kapağı atın çok ballı yerdir, içkiler ucuz, kızlar güzel, ortam sakin, öyle kalabalık protokol falan da yok. Hemen aradım Ankara’yı dedim böyle böyle, kontenjan açın, beni de ilk sıraya yazın, locadaki tanıdıklara da haber ettim ilgilenin diye, artık işe oldu gözüyle bakıyorum. Neyse, tayin emri geldi, ben uçuyorum tabi zarfı açtım bir baktım Gine.. Ulan ben Guyana diyorum hem de Fransız Guyanası, Güney Amerika.. adamlar Gine’ye kontenjan açıyorlar ta Allah’ın afrikası.. Adamlar buğdayı mayalayıp rakı diye içiyorlar çamaşır suyuyla köstebek sidiği karışımı acayip bir şey, bardaklarında şemsiye daha icat edilmemiş o kadar cahiller.. Bir arkadaş dedi ki “olum boşver burada elmas madenleri var, Belçika çakıl taşı fiyatına yiyiyor, ütüyor bunları” dedim “bana ne aga, Allah herkesin rızkını verir, ben bu memlekette napıcam, adam şarap görmemişler hayatlarında, kızlar desen gündüz feneri. Benim de bir huyum var 2 cins insandan nefret ederim: ırkçılar ve de zenciler.. kalsın dedim. Elmasınız da sizin olsun, köstebek sidiğiniz de.. kapattırdım kontenjanı ödenek yetersizliği diye, bastım gittim yine Antillere, terk ettiğim kızı geri alamadım gerçi ama sonra daha güzelini buldum. Şimdilerde duyuyorum Gine’ye, Burkina Faso’ya, Fildişi Sahillerine büyükelçilik açılıyormuş Allah kolaylık versin oraya gidecek garibana.. işgüzarlık işte, biz sanki bilmiyorduk açmasını.

Şimdi bunu niye anlattığımı da tam çözemedim ama yazdık şimdi o kadar, silmek olmaz.. Canım tecrübe işte.. Bu bedende yaşanmışlık var dostlarım, neler gördü bu gözler neler duydu bu kulaklar. Hiç insan kendi tebaasıyla eşit olur mu? Yoksa o tebaa demez mi bu nasıl aristokrat diye, saygı duyacak başka oligark, bürokrat, üstad-ı Azam aramaz mı?

Yaa, bunları düşünün işte.

Hoşçakalın aziz dostlarım ve de benim sevimli insancıklarım

Ahmet Nejdet Komputer

Üstad-ı azam, sivil mareşal, toplum mühendisi, egemen unsur, halk kitlesi sibobu, entelijans, aristokratik işbirlikçi

19.5.10

Üstad'ı Azam'dan Baykal meselesi kritiği

Baykal’ın ikinci kamera meselesi ve benim meselem

Sevgili okuyucularım,

Baykal’ın kamera meselesi adlı makalemi kaleme alırken bunun bir de ikincisi olabileceğini tahmin etmiyordum, başka bir tahmin etmediğim husus da 70 yaşındaki adamın performansı idi. Kadim dostum Baykal eğer o görüntüler gerçek ise evvela utanç değil gurur duymalı diye düşündüm, masamdaki mavi haplara bakıp hayıflanarak.

Tabii ki görüntüler gerçek değil. Bu olay iğrenç bir komplo ve maalesef ülkemizde siyasetin düştüğü durumu gösteriyor ve “ya gerçekse” diye sordurtmayı amaçlıyor.

Bazı edepsizler Laik Müslüm Gündüz vakası diyorlar bu hale. Ne alakası var? Hem o zaten imam nikahlı karısı ile basılmadı mı canlı yayında, polis ve kameralar birden girdiler içeri adam giyinememişti bile.

Deniz Baykal’a bugün reva görülen bu muamele yarın size da reva görülebilir, bu yüzden “susma sustukça suya sarı civelek” (bu söz de ne demekse, her toplumsal olayda söylüyorlar ben de modaya uyayım dedim ama çok saçma olduğunu da belirtmeden geçemeyeceğim).

Sevgili kitlem,

Şunu baştan ifade edeyim, bir kere CHP’nin başına geçme ihtimalim yok, zira ben siyasetten bıkmışım, çirkefliğini görmüşüm, hiç boşuna ısrar edip cumhurbaşkanlığı seçimi öncesinde yaptığınız gibi evimin önüne kamp kurmaya çalışmayın, sonra belediye ile ben papaz oluyorum.

Tabi boşuna hakkımda dedikodular ve kasetler de üretmesinler. Yarın bir kaset de benim hakkımda çıkmasın yani; şimdiden sevdiklerimi uyarayım, bizim sütümüz ve kaşığımız aktır. İftiralara kanmayın. Efendime söyleyeyim, yarın bir kaset çıkarırlar neymiş efendim Poyrazlı köy’de bir pansiyonda çekilmiş montaj görüntüler falan, kim inanır buna? Mesela ben ve bizim kasap Hayri’nin karısı, yaa, buna çocuklar bile güler.. Daha görüntülerin sahte olduğu senaryodan belli, ben ömrümde Poyrazlı köy’e gitmedim, ne işim var hele Rozet pansiyonda benim.. hem de kasap Hayri’nin karısıyla.. bir kere kadın şişman; ben şişman sevmem.. Üstelik o görüntülerde mesela benim üzerimde kaplan postundan deri bir kıyafet varsa, aha işte yalanları, iftiraları yakalandı demektir, zira ben öyle postlar giymem, çok kaşındırıyordur onlar çünkü.

Buradan Teknik ekibe sesleniyorum böyle bir montajla halkın karşısına çıkarsanız size kimse inanmaz.. Bıçaklı Hayri hiç inanmaz.. Ilık Nermin yani Hayri’nin karısı Nermin hanımefendi de inanmaz.. Ben bile inanmam.. ulan siyaset ne hale geldi be, yazık yazık, tuh sizin kalıbınıza, adam mısınız lan siz, montajcı şerefsizler, adi pislikler, utanmaz kalleş rüşvetçi, şantajcı şahsiyetsizler.. pardon sevgili okurlarım hızımı alamadım bir an. Benim gibi 80’ini devirmiş adamı bile ne hale sokuyorlar görüyorsunuz.

Neyse, siz şimdi sonuç olarak mesajı aldınız, yani CHP’nin başına geçmem söz konusu bile değil, rüyamda görsem hayra yormam, öyle bir niyetim olsa kendimi gider köprüden atarım. Yani yok öyle bir şey, valla yok. Ekmek çarpsın yok.. yok aga olmaz.. ne işim var..

Avrupa’da bu işler böyle değil, yani bu gizli kamera olayını diyorum. Mesela Fransa’da bir gay kulübü vardı; kulüp diyorum ama 5 yıldızlı koca tesis. Efendime söyleyeyim, tabi bizde de merak var, gittik resmi temaslarda bulunduk, hani ülkemize bu hizmeti getirsek mi getirmesek mi diye. Şimdi belki girerken birkaç poz çekmiş olabilir gazeteciler ben peşinen zaten söylüyorum, bunda utanılacak bir şey yok. Devlet göreviyle gittik, baktık, ne gizli kamera ne bir şey.. her yan çiçek gibi tertemiz şantajcı yok montajcı yok, koca tesis.. Neyse efendim sonra baktık ki bu bizim örf ve ananelerimize ters, dedik bunu Türkiye’ye getirmeyelim. Sonra çıktık yurda döndük hatta gelirken freeshoptan bir sürü viski puro parfüm falan almıştım hepsi de bavullarda duruyor hem de kaç bavul, hani isteyen olursa, hani hediye etmek gerekirse falan .. koca bavul... hatta 2 bavul.. en büyüklerinden, söz…

Şimdi tabi Deniz Baykal kırıldı, şevki kırıldı bir kere, terk edip gitti bizi, artık yerine gelecek olan aday hakkında bir dahaki yazımda yazarım diyorum ama bende de şevk kalmadı, bu işleri bırakıp güneye yerleşmeyi bile düşünüyorum. Güney Fransa’da bir bağ satın alıp üzüm yetiştiriciliği ile uğraşabilirim. Hem o zaman evin hizmetçileri de Fransız olur, burada zor, nerden bulacan Fransız hizmetçi, değil mi?

Gidecem Fransa’ya, Türk televizyonlarını bile izlemeyecem, Uğur Dündar hariç tabi.. Her akşam haberleri ondan alırım yeter, gerisini duymak bile istemiyorum. Bu aralar hep duymak istemediğimiz haberler alıyoruz başka kanallardan zaten, Allah’tan Uğur’cum var.

Hoşçakalın aziz dostlarım

Ahmet Nejdet Kompüter

Üstad-ı Azam, bilir kişi, asil insan, kırgın demokrat, tedirgin oligark

21.10.09

Baykal'ın kamera meselesi

Değerli yurttaşlarım, engin dostlarım,

Teknoloji çağında bulunduğumuz şu günlerde bir kamera meselesidir almış başını gidiyor. Malumu âliniz, demokratik açılım görüşmeleri bir kamera meselesi ile kilitlendi ve iptal oldu. Bu işe ziyadesiyle üzüldüm ve sorunu ortadan kaldırmak üzere harekete geçtim. İki lideri de aradım, kendilerine ulaşamadım. Sayın Başbakan işlerinin yoğunluğu nedeni ile görüşemedi, Sayın Baykal ise söz verdiği kokoreç partisini hala düzenlemediğinden dolayı biraz mahcup sanırım, telefonuma çıkmadı.

Ben iki lidere de buradan sesleniyorum. Eğer bir araya gelmek istiyorsanız, evim müsait, tarafsız bölge sayılır, sonuçta ben Uğur Dündar’dan bile daha tarafsız bir aydın ve aristokrat olduğum içün evimde sizi ağırlamam sorun olmamalı. Tabi şu Ergenekon davası yüzünden dinleniyor olabilirim o ayrı, fakat sizi temin ederim ki evimde kameram yok. Yalnız Baykalcığım senin çocuklar önceden gelsinler de şu böcek yemlerini bir yerleştirsinler diyorum. Hani Başbakanla görüşürken bir haşerat çıkar rezil oluruz. Anladın sen onu.

Siyasette konuşup anlaşmak çok önemlidir sevgili halkım. Ben mesela konuşmadığım siyasetçilerle politika yapmam. Bir keresinde uzak bir Afrika ülkesinde birdarbe yapılmıştı. Nereden bulmuşlarsa darbeci paşalar benim telefonumu bulmuşlar aradılar. Dediler ki “Ahmet bey, biz darbe yaptık acil gel” dedim ki “kardeşim, darbe çok kötü bir şey sizi kınıyorum”. “Tamam abi kusura bakma oldu bir kere” dediler, gittim baktım, hakkaten yapmışlar.. “Çok ayıp” dedim, sordum “beni niye çağırdınız?” Şimdi bunlar darbe yapmışlar ama ülkenin başına koyacak başkan bulamamışlar “sen olur musun?” dediler. Şöyle bir gezdim dolaştım ülkeyi çeşitli temaslarda bulundum, ana muhalefet partisi ile görüştüm, tabi ben son derece demokrat ve ilerici bir aydın olduğum için hep kameralar önünde görüştüm. Öyle tenhada buluşmadım.

Neyse efendim, sonracıma, baktım bu liderlerin Fransızcaları çok zayıf, arzu ettiğim seviyede değil, bir ikinci görüşmenin yapılmasına imkân yok. Dedim “kusura bakmayın, ben böyle ülkeyi yönetmem”. Demokrasi konuşarak olur. Sen diyecen ben dinleyecem, ben diyecem sen dinleyecen ki ülke bir yere gitsin, aksi halde diktatörlük olur ki bu benim hiç hazzettiğim bir şey değil. Gerçi bir zamanlar mecburen diktatörlük de yapmıştım onu da sonra anlatırım.

Af buyurun ben böyle tersleyince bunları bunlar eşekten düşmüş karpuza döndüler. Ulan darbe yapmışsın kadron yok. Ülke üçe dörde bölündü, bu darbeci paşalar avuçlarını yaladılar, aç öldüler. E be kardeşim darbe böyle mi yapılır? Hiçbir hazırlığın yok, akademik çalışma yapmamışsın, kamuoyunu gazeteciler vasıtasıyla hazırlamamışsın, toplum nezdinde itibarı yüksek bilim adamı, fikir adamı, gazeteci, doktor, işadamı kadron yok. Daha örgütleşememişsin, 3 tane generalle darbe mi yapılır, hadi yaptın, insan sonrasını düşünmez mi? Uluslar arası anlaşmaların var, sözleşmelerin var, onlar ne olacak, bir kaos çıksa ülken dağıldı gitti.. Darbe senin neyine! Bak başka ülkelerde darbe nasıl yapılıyor bir öğren ondan sonra gir bu işlere, o kadar kolay mı?

Bak nasıl sinirlendim hatırlayınca, ellerim titriyor şu an sinirden, gerizekalılar ya.. Tabi bunlar Afrikalı, haşa aşağılamıyorum ama bilgi ve beceri kaliteleri pek düşük, dolayısıyla beceremiyorlar bu işleri. Halbuki ne cevval ne maharetli zenci generaller var oralarda biliyorum.

Hülasa, demem o ki iletişimin olmadığı siyaset boştur, anlamsızdır, işe yaramaz. Bugün yaparsın, yarın başka bir iktidar gelir kaldırır. Sonuç alamazsın, ülke olarak bir menfaatin olmaz, zaman kaybedersin. O yüzden ben bu iletişim olayını çok önemserim aziz dostlarım. Gönül ister ki bu ülke de yan yana iki taht olsun birinde Sayın Başbakan diğerinde Sayın Ana Muhalefet Lideri otursun, karşılarında da bir kamera 24 saat canlı yayın yapılsın. Aralarda reklam alsınlar ülke ekonomisine bir katkısı olsun.

Mevcut durumu da iyi analiz etmek lazım.
Aslında burada Sayın Baykal iktidara bir mesaj veriyor. Yani diyor ki.. “Türkselin üçge fargııı, netteki hız farkı.. neyyy.. netteki hız farkı!..”
Ay ölüyorum.. Aslında tebessüm edecektim sadece, ama karnım ağrıdı gülmekten, bir an Tayyip ile Deniz’i o reklamdaki gibi dans ederken düşündüm de..

Yani diyorum ki cep telefonu kamerasıyla bile halledilirdi bu mesele ama nerde benim kadar karizmatik, ferasetli ve de pratik lider bu ülkede!..

Saygılar sunuyorum efendim, bir sonraki mes’elede görüşünceye kadar esen kalınız.

Ahmet Nejdet Kompüter
Üstadı-ı Azam sanat yönetmeni, Em. Siv. Diktatör, Aristokratik açılım öncüsü, uzman psikolog, post modern darbe senaristi.

16.10.09

Baykal ve Erdoğan Buluşması

Baskısız, hür irademle, durup dururken yazıyorum sevgili dostlarım,

En sonunda özlediğimiz tablo ile karşılaşıyoruz, Sayın Başbakan ve Ana muhalefet lideri özlenen buluşmalarını gerçekleştirip ülke menfaatine göre görüşüp tartışacaklar. Ben şimdiden 3 boyutlu gösteren gözlüğümü aldım hatta bir de kaynak gözlüğü aldım ama o mendebur da simsiyah, bir şey görülmüyor.

Şimdi herkes bir çatışma bekliyor tabi hararetle. İki lider el sıkışmak için ellerini uzatınca içlerinden biri o eli alıp kıvıracak ve dirseğinden burkarak boynuna arkadan dolanacakmış ve kulak memesine üfleyecekmiş gibi bir his var milletin içinde. Eğer böyle bir şey olursa ben bir kere tacı tahtı bırakır, derhal istifa eder ve memleketten Fransa’ya iltica ederim. Zira ihtilafın bu kadar seviyesizleşmesine asla tahammül edemem. Giderim Paris’e, Cem Uzancığımla margaritamı içer ülkeme uzaktan bakarım, hatta Türk olduğumu bile çaktırmam; zaten benim dedelerim taa uzaktan Hırvat devşirmesiymiş (Selanikli olan değil, öbürü), aldırırım valla kütüğü Zagreb’e.

Elbette buluşmada böyle bir sığlaşma olmayacak ve bence görüşme şu minval üzere olacaktır.

Sayın Erdoğan CHP parti merkezinden içeri girer:
- Selamu Aleyküm Sayın Baykal nasılsınız? Der. Sayın Baykal’da:
-
- Buyurun buyurun hoş geldiniz, sizi gördük daha iyi olduk siz nasılsınız? Diye kibarca karşılık verir. Sonra da görüşme şu şekilde devam eder:

- İyiyiz Hamdolsun..
- Ne içeriz?
- Varsa bi çay alırım ben, demli olsun zahmet olmazsa..
- Ne zahmeti canım… evladım duydunuz, kek de getirin, hadi bakim… Eee sayın Erdoğan..
- Bana Recep diyebilirsiniz.
- Tabi, siz de bana Deniz abi diyin, hatta şu sizi bizi kaldıralım istersek..
- Olur, istersen parlak zırhlı şövalyem diyeyim sana, ne o Abi dedirtmeler falan..
- Yok, recepcim hani yaşım senden fazla ne de olsa..
- Şaka yapıyorum Deniz abi, tabi ki.. zaten sen demesen de Deniiiz diyecek halim yok, büyüğümüzsün, saygımız var.
- Sağol Recepcim.. Valla ben senin böyle saygılı bir kardeşim olduğunu biliyordum ama ekranlarda pek bir agresifsin..
- Abi şimdi bak konuyu sen açtın, sen de fazla sakin sayılmazsın, bir de doğru olmayan argümanlarla muhalefet yapıyorsunuz o yüzden biz de gaza geliyoruz..
- Yalan mı söylüyoruz yani Hacı Recep!
- E abi, şimdi bu denizfeneri hakkında dediğin neydi Allasen? Mahkeme kararı yok, delil yok, ispat yok, Alamanların gazıyla bize saldırıyon. Orda bile anlaşma olmasaydı, dava bitmeyecekti demediler mi?
- Koçum biz de kendimizi düşünüyoruz, napak yani, Akepeyi mi övelim? Seçim zamanı bel altı bel üstü olmaz, nerene gelirse artık.. Hem sen ne dedin? Yok Sivas’tan öteye geçemezler felan..
- E yalan mı abi..
- Yalan demedik de, niye söylüyon.. Ayıp mı yani.. Geçmiyorum, iklimi rahatsız ediyor, kuru hava dokunuyor belki ne biliyon..
- Ya her neyse işte, ben zaten bunları konuşmaya gelmedim..
- Evet doğru, açmayalım şimdi eski mevzuları.. Eee hanım nasıl, torun gelmiş yine.. Hadi hayırlı olsun.
- Sağolasınnn, yav bu torun var ya evlattan fazla seviliyor..
- Sevilir tabi. Derdi yok çilesi yok, ağladı mı alsın anası babası, gülüyorken sen al kucağına.. oooh
- He valla… ya bu çay biraz açık olmuş mümkünse değiştirsek..
- OOOĞLUM.. ya ne dedik, demli demedik mi.. al bunu da demli getir.. ben de bi demli içeyim, normalde içmiyorum rahatsız ediyor..
- Abi rahatsız ediyorsa içme.
- Yok canım çekti, at sidiği gibi çay getiriyorlar afedersin.. Zaten sakarin koyuyorum onun da acayip bir tadı var alışamadım bir türlü, demli olunca çayın tadı bastırır onu.. Bak bu kekleri bizim genel sekreterin yardımcısının halası yapıyor, pastane işi değil yani, afiyetle ye, bizde daha çok var.
- Sağol, sağol nefismiş.. Ben zaten tatlıyı yemekten önce yerim, öyle bir huyum var..
- Ne o yemek mi ısmarlatacan bi de..
- Yok onun için şeyetmedim..
- Şaka yaptım yaaa, Recepcim sen de hemen açıklama yapıyon ha, rahat ol..
- Rahatım da, aslında fazla vaktini de almayayım ben senin konuya girelim istersen.
- Gir bakalım, çek besmeleyi..
- Şimdi abi, ülkenin durumu malum, artık sen ben kavgası yapacak durumda değiliz, akan kanı bir an önce durdurmak lazım, ondan da önemlisi bu ülkede insanca muamele görmeyen kitle kalmamalı..
- Tabi biz de önemsiyoruz bu şeyi de, şimdi o senin dediğin gibi olmaz..
- Abi ne diyorum ben..
- Ya işte diyorsun ya hani..
- Ne demişim..
- Hani TVde falan görüyoz ya
- Abi ben ağzımı açmadan sen başlıyorsun o öyle olmaz diye.. Dur bir dinle önce bakalım ne diyoruz..
- Ya bildiğimiz şeyler işte..
- Neymiş abi bildiğin?
- Kürtler Kürtçe konuşsun falan işte.. Sana ne kardeşim, ortada bir mevcut durum var, sen niye karışıyon ki milletin diline, bu normal mi şimdi?
- Allaallaaaa ben ne karışacam, ben zaten kimse karışmasın diyorum, dileyen dilediği dili konuşsun..
- Hagadigi lagan ogordagan!..
- Bu ne abi şimdi..
- Kuş dili.. ben de kuş dili konuşacam o zaman senle..
- Abi çocuklaşıyorsun haa bazen..
- Yaa nooldu, hoşuna gitmedi mi?
- Ne alakası var kardeşim.. çocuk çocuk hareketler..
- Sana yapılmasını istemediğin şeyi başkasına yapma.. hadis bu..
- Şimdi bunun ne alakası var?
- Yaa anladın onu sen..
- Neyi anladım
- Hadi hadi.. Bırak şimdi bırak, böylesiniz siz ama böyle olur işte, sert kayaya çarptınız bu sefer, yemezler..
- Noluyo abi, ne diyosun sen ya!..
- Sizin fikirleriniz sakat, burada maksat milleti oyalamak sureti ile dolandırmak. Siz buradan oy toplayacaksınız da Cumhuriyet Halk Partisi buna izin verecek haa..
- Abi sarardın sen, ulan demli çay mı yaptı noldu adama..
- Laik demokratik hukuk devletinde üniter yapının bozulması demek devrimlerin çöpe atılması demektir, biz devrimlere hakaret ettirmeyiz..
- Allaallaaaa bozuldu bu.. ABİSİ..! Bakar mısınız? Bir şey oldu buna..
- Sen önce cumhurbaşkanlığı makamına Gülü nasıl oturttuğunun hesabını ver.. Gitti gül gibi makam.. ayağa da kalkmıyorum işte.. kalkmam.. kaldıramazsınız.. bırakın beni.. çıkın ulan kolumdan..
- Kardeş! Bir tansiyonunu ölçtürün de.. Neyse ben çıkayım, arabayı kötü yere park ettim çekmesinler şimdi.. oldu, beni haberdar edersiniz gelişmelerden..


Evet sevgili kitlem,

Sayın Baykal eğer demli çay içerse konu aşağı yukarı buralarda kilitlenir, o yüzden benim tavsiyem iki liderin de görüşme de ıhlamur içmesidir. Yalnız bir muhalefet lideri daha var oralarda ki kendisi bırak ıhlamur içmeyi ıhlamur ağacını kemirse yine bir faydasını görmez.

Halbuki siyaset biraz da tatlı dili kullanarak istediğini elde etme çabası değil midir?

Bu haftalık beraberliğimizin de sonuna geldik, tekrar görüşünceye kadar hoş ve esen kalın yurttaşlarım..

Ahmet Nejdet Komputer
Siyasi diyalog uzmanı, yorumcu üstad-ı azam, fevkadbeşer, reisülküttab tatlıdil

9.10.09

Din dersi. Konu Türkçe İbadet

Muhterem İnsanlarım,

Geçenlerde size verdiğim sözü hatırlattı bir ahbabım, dedi “Üstad! N’oldu, yazmıyon Türkçe ibadet, ne o kalın mı geldi yoksa” Dedim “Ulan zibidi sen benle nasıl konuşuyon, daha tavla oynamasını öğrenememişsin, gel de Marsilya’ya vali yapayım seni”. Efendim, geldi, gelirken de bana bazı kitaplar getirmiş konu hakkında, hepsini okudum. zaten okumuştum önceden de bir daha hatırlayayım istedim, malum hafıza-ı beşer bir gün şaşar. Bizim tebaamıza karşı saygımız ve sorumluluğumuz var, boş konuşamayız hatta yanılma lüksümüz bile yok. Hele de manevi konularda ayrı bir ihtimam gerekiyor.

Aziz müminler,

İnsanı hayvandan ayıran temel öğelerden bir tanesi de ibadete ehliyetli oluşudur. Bakınız fareler oruç tutmaz, kediler namaz kılmaz, develer her ne kadar hacca gidebiliyor olsalar da penguenler umre bile yapmazlar. Siz hiç zekat veren sincap gördünüz mü, ya da imam nikahlı zürafa.. Yalnız ben bir keresinde kelime-i şehadet getiren papağan görmüştüm ki o sayılmaz zira ezberlemiş öylesine söylüyor. Gerçi bir çoğumuzdan daha hissederek söylediğini iddia ediyordu papağanın sahibi yobaz adam ama her neyse.

Efendim bu hayvanlar için öte dünya da yok. Bakmayın siz maymunlar cehennemi dedikleri yalnızca bir film, eşek cenneti diye de bir yer yok.

Ama insan öyle mi ya..

İnsan konuşur anlaşır, düşünür taşınır. Şimdi biz nece konuşuyoruz? Türkçe! Demek ki ibadetimiz da Türkçe olmalı. Niye? Zira çalışmak ibadettir! E biz Arapça mı çalışıyoruz? Hayır, Türkçe hatta Fransızca, Almanca, İngilizce.. Yani şimdi bu çalışmalarımız kabul olmuyor mu? Haram mı kazanıyoruz?

Bir insan hangi dilde yardım ister? Yardım isteyeceği merci hangi dilden anlıyorsa o dilden, e Rabbimiz de Türkçe anlayamayacak mı haşa..

Haa ama bazı tartışmalar da çıkmıyor değil. Mesela biz tavla oynarken demin bahsettiğim arkadaşla tartışmaya başladık, o diyor şöyle ben diyorum böyle, kendisi açtı Kuran’ı okudu, ben de açtım bendekini okudum, birbirini tutmuyor, bir başka arkadaşa açtık sorduk, onunki hiç tutmadı.. Efendim meğerse benim Kuranım Fransızcadan tercüme imiş, arkadaşınki Almancadan, telefon açtığımız ise direk Arapçadan okumuş..

“Şimdi ne olacak?” dedik.
Aziz kardeşlerim, insan düşünerek her şeyin doğrusunu bulabiliyor; Telefondaki Arapçadan Kuran okuyan arkadaşı kınayıp, alay edip, telefonu yüzüne kapadıktan sonra, birbirimize bakıp dedik ki, şu an dünyada en yaygın olan dil İngilizce o zaman biz bu Kuranı İngilizceden okuyalım.

Ya, aklın yolu bir, bir daha aramızda bir tartışma çıkmadı, zaten kitapta ne yazdığının ne önemi var onunla amel etmedikten sonra değil mi? E bu kitap da doğrusu bize pek hitap etmiyor, gökten indiği sanılan şeylere göre yaşayacak değiliz tabi, Allah bize akıl vermiş, beyin vermiş. Çalma çırpma, kalp kırma, kimseye zararın dokunmasın tamam işte. Zaten burada amaç kamu düzeninin sağlanması ve daha güzel bir dünyada huzurlucana yaşamak değil mi?

Şimdi bu namaz olayında Kıraat diye bir mesele var orada Allahın kelimelerini tekrar ediyorsun. Yani dua değil! Ayet okuyorsun, o yüzden orijinalini söylemen gerekiyor dedi telefonda görüştüğümüz münasebetsiz arkadaş. Ben de dedim ki “Yahu kardeşim, sen ne dediğini bilmedikten sonra, demenin ne hükmü var, söyle Türkçesini O anlamaz mı? Hatta yere kapanmana gerek var, Rabbinin ihtiyacı mı var buna, git efendi gibi otur koltuğuna, adam gibi, Türk gibi, konuş dertleş, namaz bu işte”.. Ben mesela her gün 1 vakit yani yatarken, 1 kadeh konyağımı alır geçerim kütüphaneye orada içerken dertlenir ve dertleşirim tanrımla.

Bunlar kültür ve birikim meselesi sevgili dostlarım. Her gün camiye gidip namaz kılacağına git bir fakire kruvasan ikram et daha sevap değil mi? Bir gün zeytinli bir gün çikolatalı bir gün labneli.. ne güzel..

Şimdi bu namaz Türkçe olsa herkes koşa koşa camiye gitmez mi? Gider, burası Türkiye..

Hele şu ezan meselesi! ne diyor hiç anlamıyorum, bence ezan zamanı koysunlar bir rahmetli Nat King Cole, insanların ruhu beslensin.. Sesse ses, makamsa makam.. Nasıl ezanı anlamıyorlar, bunu da anlamayacaklar ama nerede bizde o zarafet, estetik..

Şu camilere ayakkabı ile girememe durumuna hiç değinmeyeceğim daha bu konuda konuşabilecek kadar evrimleşmedi halk.

Şimdi biz böyle milliyetçi ve maneviyatçı olunca bu yobazlar korkuyorlar tabi, diyorlar ki din elden gitti.. Din elden gitti tabi, yıllarca tahakkümünüz altına almışsınız dini o örümcek kafanızla, böyle aydınlar çıkınca kaçacak yer arıyorsunuz. Aman siz rahat olun değerli dostlarım biz sağ oldukça sizin bütün mukaddes değerleriniz teminat altındadır. Biz kimselere fırsat vermeyiz, her konuda olduğu gibi bu konularda da aydınlığımızın ziyası gözleri kamaştırır ve üzerimize düşen aydın sorumluluğunu layıkı veçhile yerine getiririz.

Çalışmak ibadet, güzele bakmak sevap..
Her yer cennet, aynen devam

Saygı ve sevgilerimle

Muhterem Ahmet Nejdet Kompüter Hocaefendi,
Üstad-ı Azam, Mübeşşir-i Diferansiyel, Eski Çekoslovakya Vaizi ve Hutbe İratçısı

8.10.09

Demokratik Açılım Nasihatleri

Değerli dostlarım,

Biraz rahatsız olduğum için bu yazıyı öksürükler içinde kaleme alıyorum, ateşim var ama biz bu vatansever sinede ne kor ateşler söndürdük. Gördüğünüz gibi formumdan bir şey kaybetmedim. Sevgili doktorum sayesinde biraz gençleştim bile diyebilirim. Buradan kendisine tekrar teşekkür ediyorum, sağolsun çok ilgilendi hatta hemşirelerin en tatlılarını bana gönderdi onlar da bana çok iyi baktılar ben de onlara çok iyi baktım. Hahhaaay..

Efendim horoz ölür gözü çöplükte kalır derler, bizimkisi de o emsalden bir latife sadece yoksa hepsi benim kızım olur; latife latif gerek, bize de böyle latif hemşireler gerekti değil mi Tuğrulcuğum (efendim, malum doktorumuz Ergenekon uydurmacasından dolayı gözaltında olduğu için gidemiyoruz kendisine ama sağolsun eski arkadaşım Tuğrul onu aratmıyor)

Bu kadar sulu girizgah kafi gelsin sevgili ahbaplarım ve biz girelim konuya; malum-u aliniz konumuz demokratik açılım..

Bu açılım denen şeyi ben anlamadım, anlayan varsa beri gelsin.. Yahu açacak başka şey mi kalmadı, vatandaşın Florya plajını halka açtınız, TRT şeş’i açtınız, tüp geçiti açtınız, Bolu tünelini açtınız, Karadeniz otoyolunu açtınız, açtınız da açtınız.. yeter cereyan yapacak, bunu da açmayı verin.. diye bir şaka ile başlayalım..

Şimdi anlıyorum ki, bizler hem anlamadık diyoruz hem de karşı çıkıyor, bağırıp çağırıyoruz şu başbakana. Halkın da kafası karışıyor haliyle.. Aziz dostum Baykal ile Bahçeli hem diyorlar ki “Bu açılım boştur, yoktur, kandırmacadır, ne yapacağını kendisi de bilmiyor”, hem de diyorlar ki “Başbakan sapıtmış, saptırılmış, vatan haini olmuş, bölücü olmuş”. Şimdi sevgili dostlarım halk bunu yemez, vatandaş yer belki ama halk yemez. Muhalefetin de biraz seviyeli olması lazım, yoksa bir daha meclise giremezler Allah muhafaza.

Benim şahsi kanaatime gelince:

Bizim Paşa Kenan’ın bir lafı vardı Dağ Türk’leri dağda katır kutur kara basarak yürüyünce çıkan seslerden mütevellit bunlara Kürt adını koymuşlar. Ben de demiştim ki o zaman Antalya’daki, Bodrum’daki deniz Türklerine de şapır şupur denize girdikleri için “Şürp” densin.. sonra Kıprıs’ta kumarhanelerde çatır çutur kumar oynayan casino Türklerine de “Çürt” densin.

Hadi bu “Çürt” saçma oldu belki ama “Şürp” tutar, söyliyeyim.. Sonra bir de Şürpçe tv ile uğraşmayalım..!

Efendim böyle saçma bir destanla Kürt ırkının doğumunu ilintilendiriyor hatta bizzat kaynak olarak gösteriyorsanız, size gülmek için ben de bir açılım yapıp haşa huzurdan mübarek kıçımı açarım..

Şimdi nasıl olmuşsa olmuş bu Kürt insanlar yaratılmışlar ve dağda öğrendikleri bir lisan ile konuşuyorlar, pek tabiidir ki bu lisan dağ Türkçesi değil. Demek ki sizin varsayımınız saçma. O halde bu insanları Türkleştireceğiz. Nasıl mı? Çok kolay, Herkes tuttuğu takımın ırkından olsa yırttık işte, sonuçta bu Kürt insanlar da Türk insanlar gibi ya Galatasaraylı ya Fenerbahçeli ya da Beşiktaşlı.. Tamam işte sorun çözüldü..

Şimdi siz diyeceksiniz ki bu takımlarda yabancı oyuncu var onlar Türk değil. Aman canım Nobre nasıl Türk oldu, Vederson bile Türk değil mi, hatta tuğla gibi Avrello var yahu çukulata renkli Türk! Demek ki oluyormuş. Sonuçta amaç takımın kazanması ise tek kelime Türkçe bilmeyen Nobre bile Türk olabiliyor değil mi? Kimse ona takım haini diyor mu, demiyor..

Tabi zatı şahanem Fransa’da uzun yıllar yaşadığımdan dolayı bu asimilasyon işleminin nasıl yürüdüğünü de yerinde müşahede etmişimdir. Bakınız arap arap Cezayirliler nasıl da Fransız marşı söylüyorlardı hapishanelerde anlatamam. Bizimkilerin işi kolay, zira bizim Kürt insanlarımız zaten Türk marşlarını iyi bilirler..

Şimdi bir de yer adlarından bahsediyorlar, bana göre de değişsin.. saçma sapan yer adlarından kurtulmuş oluruz bakırın olmadığı yere Diyarbakır demek çok saçma.. Bence Diyarıkarpuz olarak değiştirelim.

Gelelim alfabeye, şu x,w,q harflerini kullanmamız söz konusu bile olamaz. Bize ters. Alınacak olsaydı Atatürk alırdı. O almamış biz niye alıyoruz. Biz mesela boğaz köprüsüne de karşı çıkmıştık, illa yapılacak olsaydı Atatürk yapardı siz Atatürk düşmanı mısınız? Ne hakla böyle bir işe girişiyorsunuz diye dönemin sağcı, haddini aşmış siyasetçilerine çemkirmiştik.

Şimdi dikkat ediyorum da her yeniliğe biz karşı çıkmışız, ülkeye her çiviyi de onlar çakmışlar, talihsizlik işte..

Lakin bu alfabe meselesi çok derin. Şimdi siz bu Q harfini alfabeye koyarsanız işler karışır başkentiniz bile değişir. Seksen yıllık Ankara olur sana Anqara. Hatta bizim Aksaray olacak Axaray.. gerçi o bileşik kelime olduğu için aqsaray olur sanki, ama neyse olmaz işte.. Bu alfabe bize fazla bile, mesela J harfi çok gereksiz, hele de yumuşak ge.. Ğ ne saçma, ağaç diyeceğime aaaç derim bitti gitti.. P harfine de gerek yok.. zaten millet yazmaya üşeniyor şu alfabeyi iyice kısaltalım ki yazsın okusun halk.. İlla bir harf konacaksa yumuşak N olabilir ama, Anadolu da çok kullanılıyor.

Dediğimiz gibi eğer bir değişiklik olacaksa bunu Atatürk yapardı o yapmamışsa bizim bu konularda fazlaca düşünmemize gerek yok. Bence NATO’dan da aynı sebeple çıkmamız gerekir, hatta Kıprıs’tan bile çıkmalıyız..

Sevgili dostlarım şimdi ilacımı almak üzere yazıma son veriyorum, haftaya da artık gelişmelere göre devam ederiz.

Ahmet Nejdet Komputer
Sosyal Aristokrat, Değişim yanlısı asil kişi, emekli baş müzakereci kıd. yrd. Üstad-ı Azam

31.7.09

Din dersi, konu türban

Üstad-ı Azam’dan Din Dersleri: Türban konusu

Muhterem okuyucular,

Kapıma dayanan dostlarım beni ikaz ettiler, “Yahu Üstad o kadar ilmin var, neden halkımızı şu dini konularda da uyandırmıyorsun, bu senin vazifen sayılmaz mı? Lütfen!” dediler. Ben de hak verdim. Sonuçta ellamdürülla biz de Müslüman olduğumuz için bu konuda sizleri aydınlatmak elbette ki onurlu bir vazifemiz olmalıdır. Efendim, bizim gibi aydın ve ilim sahibi insanlar susunca bu din tacirlerine de gün doğuyor. Artık susmayacağız ve bilakis dincileri susturacağız.

Hemen aktüel meselelerle başlayalım istedim. Öncelikle türban konusu: Bu konu çok kurcalandı, bilen bilmeyen konuşur oldu, ben hemen izah edeyim: Bir büyüğüm demişti ki eğer tanrı kadınların çarşaf giymelerini isteseydi onları yatak olarak yaratırdı. Ne kadar doğru bir söz! Hatta ben ileri gidiyorum ve diyorum ki, eğer giyinik olmamız istenseymiş bizi vitrin mankeni olarak yaratırmış. Bakın efendim keçilere, af edersiniz ne güzel kuyrukları kısa dübürleri açıkta ferah ferah geziyorlar, hiç onlara karışıyorlar mı?

Yani şimdi giyinmeyle dinin ne alakası var?
Ben geçen sene Fransız çıplaklar kampına gittiğimde fark ettim ki, insan örtüden arınırsa daha huzurlu oluyor. Efil efil bir mutluluk duyuyor. Lakin kampın üçüncü gününde Paris huzurevinden tatile gelen arkadaşları görünce 4 gün yemek yiyemediğimi de belirteyim. O zaman dedim “ulan bunun bir sınırı olmalı” diye..

Geçenlerde kulüpte otururken Amerikalı liboş bir adam geldi, konu konuyu açtı, bana sordu “Sen başörtüsüne karşı mısın?” diye. “Tabi ki karşıyım” dedim, “takma o zaman” dedi. “Takmıyorum zaten, hasta mısın lan sen” dedim. “O zaman madem takmıyon neden karşısın” dedi. “Koçum rahatsız mısın sen, ne alakası var” dedim. “Başkasının giyim kuşamından sana ne, eğer sen karşıysan takmazsın, diğerleri de seni ilgilendirmez” dedi.. “Bana bak sütlü Obama” dedim. Adam beyazdı zira. “Atatürk Türkiyesinde böyle şeyler şey olmaz, ne demek sen takma, takan takmasa şeyden takana biz de takmayız yani takana takmayız…. Yürü git lan, sana hesap mı verecez yobaz, amarikalı olmuşsun ama hala gericisin” dedim.. Bu bir tırstı bir tırstı söyleyecek bir şey bulamadı. Bu sefer de sağdan yaklaşıyor “Ama onlar Müslüman, tesettür Allah’ın emridir” diye kekelemeye başladı. Ben de “Biz de erramdürilla müslümanız ama modern bir dünyada yaşıyoruz. Dışarı çıkarken ne giyeceğini bilmiyorsan bilene danışacaksın. Uygar bir toplumda öyle her isteyen istediğini giyemez. Madem dinini yaşayacan o zaman git İran’a, akşam yemeğe gel sonra yine git, sabah kahvaltıya gel sonra yine git, ona ben karışmam. Bak mesela ben camiye mayoyla giriyor muyum?”. Yaa sustu kaldı, başını sallayarak uzaklaştı “yürü len sallabaş” diye de çemkirdim arkasından.

Gerçi yanlış anlaşılmasın, mayoyla camiye gitmiyorum dedim ama ben camiye en son 12 yaşımda paşazade amcamın cenaze merasimi için gitmiş idim. O da bahçedeydi ve yazlıktan geldiğim içündürkü ayağımda mayo olarak kullandığım bir şort vardı, ama içeri girmedim. Zaten camiye gidecek olsam, müftü bir tanıdığım var onun sarığını isterim, verir.. Ama ne gerek var. Mesela ben meyhaneye de gitmem, sevmiyorum öyle basit müzikler, sigara kokuları falan, evimde içerim rahat rahat.. Camiye de niye gideyim, ben gösterişi hiç sevmem, her ibadetimi gizli gizli evimde yaparım. Riyakarlık günahtır sevgili dostlarım. Bakınız ben Fransa’dayken her pazar muhakkak kiliseye giderdim, niye? Bir kere ayakkabıları çıkarmıyorsun, çalınacak korkusu taşımıyorsun, sonra papaz Fransızca konuşuyor yani ibadethanede dil de öğreniyorsun, efendime söyliyeyim, bir de bunlar piyano falan çalıyorlar, ne güzel san’at, sonra bayan erkek karışık, yani flörtöz bir hava.. tam bana göre.. Hatta bir arkadaş dedi “gel seni Hıristiyan yapalım vaftiz edelim”, dedim “vaftiz olurum ama Hıristiyan olmam, biz erlamdürilrah müslümanız, hem Hıristiyan olursam her pazar kiliseye gelemem, riyakarlık olur, evimde gizli gizli günah çıkarırım, olmaz..”

Evet efendim, biz geçmişte de geleneklerine bağlı çok dindar bir aileydik büyükannem her şeker bayramında nane likörü ikram ederken mendillerimizi vermeyi de unutmazdı. Ben mesela, her kandil muhakkak kandil simidi yerim, hiç ihmal etmem. Ama ne yalan söyliyeyim aşurede üzümden hoşlanmıyorum, hep kenara çıkarıyorum. Efendim, rahmetli dedemin bir gözü takma idi keman çalarken, heyecandan gözüne sopasının ucu gelmiş göz fırt diye sen çık, hoplaya zıplaya aşure yiyen bendenizin tabağına düş.. kaşığı bir daldırırım ki, gümüş kaşık mahluk olmuş bana bakıyor zannettim, nasıl korktum anlatamam, çığlık çığlığa kaçtım bir hafta çatal kaşık tutamadım. Bu sebeple aşuredeki üzüm bana hep o müessif hadiseyi hatırlatır.

Bir keresinde hacca gitmeye niyetlenmiştim, hatta yazıldım kur’a da çıktı ama gidemedim. Meğer dostlarım oyun oynamışlar bana: “Bu sene hac Eylül’e denk geliyor hatta Kabe de Budapeşte’ye denk geliyor” dediler. Efendim, ben de saf saf dinliyorum, dedim “Eylül’de Budapeşte bir başka güzeldir, oradan da Prag’a geçerim, eski dostları görürüm” dedim. Meğer haccın Eylül’e geldiği doğruymuş da Kabe sabitmiş. Dedim “ne işim var çölde, ben bahtsız adamım başıma bir şey gelir maazallah çölde.” Buradan yetkililere sesleniyorum, sevgili Baykal yahu hep muhalefetsin, bir iktidar ol da şu Kabe’yi Paris’e getirt hadi Roma da olur, daha yakın, hem zaten Vatikan da orda, yan yana dursunlar işte..

Neyse biz türban meselesine dönelim.

Velhasılı bu iş iyice siyasi oldu. Bir taraf taktırmam diyor bir taraf çıkartmam. Ben bir orta yol bulayım: yaşı 45’in üzerindekiler taksın diğerleri takmasın. Hatta lütfen yaşı 45’in üzerindekiler mini etek de giymesin. İnsanın iştahı kaçıyor.

İştah dedim de aklıma geldi malum ramazan yaklaşıyor, ben tutamıyorum ama bu oruç tutanlara çok imreniyorum doğrusu. Ne güzel iradelerine sahip oluyorlar, yalnız bunu da düzenlemek lazım dikkat ediyorum da belli bir saati de yok her gün 2 dakka 3 dakka uzuyor kısalıyor falan, bence reform yapalım şu oruç kahvaltıdan sonra 10 gibi mesela, başlasın, saat 5’de 5 çayına yetişsin. Hem daha az yorucu olur hem de düzenli olur, değil mi? Sonra akşamları teravih var bir de. Efendim o zaten çok zor, onun yerine 10 şınav 10 mekik tamamdır bence, maksat vücut sağlığı değil mi zaten.. 1-2 km de yürürsün olur biter.

Evet, bu hafta da bize ayrılan sürenin sonuna geldik. Dini konularda bütün bilgi, birikim ve tecrübelerimi sizinle paylaşacağımdan emin olun, rahmetli Burhan Felek görse aferin Necdetciğim derdi. Haftaya çok merak edilen Türkçe ibadet konusuna değineceğim şimdiden hazırlık yapın.

Hürmetlerimle

Ahmet Necdet Kompüter
Arjantin fahri müftüsü, üstad-ı kebir, Em. Kd. şeyhülekber, fırka-i nariye Yön Kr. Bşk. Yrd.

8.7.09

Yargı Reformu

Yurttaşlarım,

Israrlar ve oluşturulan kamuoyu baskısıyla gittim encümene danıştım, akil adamlara sordum, sahilde oturdum, demli çayımı içerken düşündüm, balıkçı İzzet dayıya sordum ve tereddütsüz karar verdim: yargıda reformu başlatacağım. Evet, aziz dostlarım, ülkeme bir hizmette daha bulunmanın haklı gururunu yaşıyorum.

İşe tepeden mi başlayalım yoksa en baştan mı diye düşündüm. Eh, bu yargıya başvuranlar yahut taraf olanlar değil mi konunun asıl muhatabı, demek ki onlardan başlamak lazım. Bir kere suçun ispatına kadar suçsuzluk ilkesini değiştiriyorum. Zira herkes potansiyel suçludur. Bakın hâkimin savcının işi nasıl kolaylaştı. Çağır sanık vatandaşı suçsuzluğunu ispat etsin, sen ne yoruluyorsun yahu.

Gelelim yargıda çift başlılık ilkesine: biliyorsunuz askeri ve sivil mahkemeler var.. Ayıp ayıp. Bir kere bu olmaz. 2010 yılına çeyrek kala 70 milyonluk çağdaş bir ülkede böyle çiftbaşlılık olmaz, olursa işte böyle sorunlar da olur. Herkes AB kriterleri diyor, yahu sen icat et bir kriter de AB senden alsın..

Evet, burada ilk kes seslendiriyorum çiftbaşlılık kalkacak, bu saçmalığa bir son verilecek ve onun yerine çok başlılık gelecek. Kur bakkal mahkemesi, berber mahkemesi, muhasebeciler mahkemesi.. ne uğraşıyorsun 2 mahkemeyle yazık günah, o hakimlerinde çoluk çocukları var evde bekleyen karıları var.. 2 mahkemeyle olur mu bu işler. Bak, nasıl esnaf odaları var, her odanın nasıl çay ocağı oluyorsa kenara köşeye bir de mahkeme kursunlar oldu bitti..

Benim pek sevdiğim zaptiye nazırı bir paşa amcam vardı, onun da sevimli mi sevimli bir oğlu vardı, kendisine raptiye nazırı derdik ki konu bu değil. İşte bu paşa amcam birgün konaklarında umuma bir davet verirken eski şansölye Backen Bauer adında bir zat merhum pederime yaklaşmış ve ağabeysinden bir ricada bulunmak üzere aracı olup olamayacağını sormuş, pederim de gayri ihtiyari kabul edip kalem odasına geçmişler. Amca zadem de o sıra kalem odasında bu şansölyenin kızıyla pek samimi imiş. Kapı açılınca görülen malum manzara keyifleri kaçırmışsa da Peder bey gayet soğukkanlı bir tavırla şansölyenin koluna girip “eee üstad siz dünür olmuşsunuz, aracıya mahal kalmamış müsadenizle ben topuklayayım” demek suretiyle olay yerinden uzaklaşmış.

Şimdi tahmin ediyorum ki aranızda “ee ne alaka” diyen okuyucularım merakla işin sonunu da yazmamı bekliyorlar ama kısa bir ara verelim.

Yahu yazarken ara vermek de pek saçma imiş, ben arayı verdim gittim çarşıdan balık aldım, doktorum yasakladığı için mecbur rakısız yiyip mundar ettim, üstüne bir kahve içip çubuğumu tüttürdüm derken içim geçmiş uyumuşum.. gözlerimi bir açtım saat sabahın körü.. Daha uşaklarım bile uyanmamış. Oturdum klavyemin başına bir de ne göreyim, yazmışım ara vermişim, arada tarih değişmiş. İnsan imreniyor tabi televizyonda “az sonraaa”ları görünce.. ben de yapayım dedim ama olmadı.. istediğim lezzeti alamadım, ulan ben ara veriyorum ama okuyucu vermiyor ki, kafa işte.. mazur görün efendim..

Neyse, ben o olayın sonunu da hatırlayamadım şu an ama amca zadem o kızla evlenmedi, hatta yaşı ilerledikçe karşı cinse bir ilgi duymadığını hatta hiçbir cinse karşı bir ilgi duyamadığını öğrendik, en son Danimarka’da bir kaktüsle evlendiğini duymuştum ama nikaha gitmek içimden gelmedi sadece çiçek yollayıp mutluluklar diledim kuzinime.

Hülasa, sonuç olarak çok başlılık bir çok zahmeti ortadan kaldıracak yegane çözümdür kanımca….

Hah şimdi hatırladım, babacığım o gün hani siz dünür oldunuz dedi ya, işte kurulan bu akrabalık neticesinde şansölyenin işi halledildi. Şimdi bu şansölye işin başıydı ama akrabalık neticesinde olaya bir baş daha sokarak çözümsüzlüğe bir son verdi, yani aklınca bir üst makam icat etmiş oldu.

Buradan çıkarılacak çok dersler var. Mesela mahkemenin kararını beğenmedin git temyize onu da beğenmedin git yargıtaya, onu da beğenmedin bir tahkim kurulu icat et, o da olmadı git bizim Sabih’i bul soksun literatüre bir “367 hakim olmazsa bu karar verilemez” meselesini, sonra onlar uğraşsınlar dursunlar. Şimdi sen mahkeme sayısını arttırırsan hakkını arama yollarını da arttırırsın, her yana hukuk adalet dağılır özgürce, özgürce yaşarsın, yaşasın özgürlük, yaşasın bağımsız yargı..

Ahmet Nejdet Kompüter
Asil lümpen Emk. Kıd. Bnb. Ask. Hak. Tnk. Çvş. Zırhlı taşıyıcı

10.6.09

sanatsal izdüşümler

Değerli dostlarım,

San’at, bir ulusun damarlarında dolaşan kültür kanının milli ve manevi alyuvarlarına albümin şeylerini zerkeden hassas bir dokusal icra şeyidir; böyle girişlerde başta toparlayamıyorum gibi gözükebilir ama sabırla okuyan okuyucularım ileride zamanla açıldığımı tespit edeceklerdir.

Hülasa, bir toplumun millet olabilmesi için kendine özgü motiflerle cihan şümul bir sanat icrasına ihtiyacı olduğu şüphe götürmez bir gerçektir. Bu sebeple 50 küsur senelik devlet adamlığım süresince san’ata gereken önemi vermeyi bir borç bilmişimdir.

Hattızatında Adıyaman’a opera götürmek de benim fikrimdi. İstedim ki fikri hür vicdanı hür, sanatkar nesiller yetişsin, sanatçı olsunlar, ama bu politikanın devamı gelmeyince ola ola korucu oldular..

Efendim, benim san’atla tanışmam 3 yaşımda başlar. Rahmetli anneannem balerin olduğu içün evimizde sanat eksik olmaz, hatta mahalleye taşardı. Merhum dedeciğim Hülagü paşa da boş zamanlarında heykel taklidi yapan, ziyadesiyle sanatçı ruhlu, mukallit bir adamdı. Hele bir “şaşıran angut kuşu heykeli” taklidi vardı ki mahallenin kasabı olsun, manavı olsun, berberi olsun herkes görmeye koşar seyretmeye doyamazdı. Şimdilerde Vahe Kılıçarslan isimli oğlumuz bu sanatın önde gelen icracılarından ama temelini işte böyle paşa dedem atmıştı.

Ben de bu sanata 3 yaşımda (af buyurunuz) büyük abdestini yapan şüpheci ördek adlı çalışmamla katılmış ve hatta o kadar başarılı olmuştum ki 4 buçuk saatlik performansımdan sonra annem sinir krizi geçirmiş babam cinnet eşliğinde hastaneye kaldırılmıştı. Vallahi, şimdi denesem yapamam haşa huzurdan lazımlık popoma yapışır tümleşik olur. Demek ki insan küçük yaşlarda daha bir azimli oluyor.

Seneler sonra bir Hollanda seyahatimde bu performansın benzerlerini sergileyen sanatçılarla karşılaştım amma biz başkaydık daha özenli ve sabırlıydık, zira en mühim hocalardan ders almıştık. Çocuk yaştaki azim ve değerli icracıların yol gösterici tecrübeleriyle, kendimiz bile fark etmeden ne merhaleler kat etmiştik demek ki.

Demem o ki, Ben bugün Turizm ve Kültür Bakanı olsam her yere açacağım kreşler vesilesi ile 3 yaşındaki çocukları toplar ve onları sanata yönlendirirdim. Milli Eğitim Bakanı olsam da derdim ki “aferin sayın turizm ve kültür bakanı çok doğru bir iş yaptınız, benim açmam gereken okulları siz açarak bana da unutulmaz bir ders verdiniz. Bu millet sizinle gurur duyuyor, başbakan olacak adamsınız, şu önümüzdeki kongrede adaylığınızı koyun parti başkanlığına, desteklemeyen şerefsizdir.”

Aziz yurttaşlarım,
Şimdi bazı siboblar diyeceklerdir ki “ulan milletin karnı aç şu soylu ve asil adam neler söylüyor” evet doğru, milletin karnı aç ve asaletim gerçekten üzerimden taşar fışkırır, amma velakin ruh açlığı daha kötüdür. İcabında karnın acıkır bir kuru üzümlü peksimet yersin, beyaz şarapla bastırırsın geçer.. Ya da ne bileyim, krakerle havyar atıştırırsın şampanya eşliğinde açlıktan eser kalmaz.. Onu da bulamadın diyelim kruvasanla beşamel soslu kaşarlı mantarlı biftek yersin geçer (ince kıyılmış yeşil zeytin ve fesleğenle süper olur, yanında da Porto) ama ruh açlığı böyle değildir işte.

Hadi diyelim ruhun acıktı ne yapacan, yemeğin ruhu kokusudur diyelim, kokla bakalım geçiyor mu açlığın. Geçmez. Çünkü ruh san’atla doyar. Koy pikaba Rahmaninov’u, giy tütünü puantını başla oynamaya, oh oh.. bak ne açlık kalıyor ne bir şey..

Filhakika, o ruhu aç bırakırsanız gider kendini futbola verir, dine verir, efendime söyliyeyim sağa sola verir kimseye bir yararı dokunmaz, gider fanatik olur, psikopat olur. Çivici katil olur Allah muhafaza. Mesela benim zamanımda bir Kasımpaşa canavarı vardı ki ben onun balerin ya da balet olduğunu hiç zannetmiyorum.

San’at dolu günler dilerim

Ahmet Nejdet Kompüter
Ultra üstad, farklı düşünür, encümeni daniş, GmbH

20.5.09

Hüsamettin Ne'ettin!

Sevgili dostlarım,

Farkettim ki sizlerle ayrı kaldığım zamanlarda bunalıma giriyorsunuz, hafta sonu gerçekleşen DP kongresi vesilesiyle bu ayrılığı bitireyim istedim.

Kadim dostum ve kardeşim Hüsamettin tekrar siyasete atılmış, tabi bunda benim katkım büyük ama herkes nedense Süleyman'dan biliyor.

Geçtiğimiz ay, bir av partisinde kendisiyle karşılaşmıştım. Bir nedenden ötürü kırgın olduğum için görmemezlikten gelmiştim. Seninki hemen fırladı yerinden yanıma geldi: "üstadım nasılsınız?" dedi, dedim "iyiyim de çıkaramadım..", "Yahu beni nasıl unutursunuz, ben Hüsamettin", "haa" dedim "Hüsam sen misin, yaşlanmışsın yahu tanıyamadım.." Bu önce biraz bozuldu sonra baktım samimi konuşuyor dargınlığa son verip başladım nasihate:

"Bak Hüsamcığım, böyle hayata küslük olmaz, resmen çökmüşsün senin hayata yeniden sarılman lazım", "nasıl olacak abi?" dedi "sözümü kesme" dedim.

Birincisi, sana bir amaç lazım, böyle titreye titreye av partilerine gelmek hoş değil. Sana hayat aşılayacak bir şey bulalım, karı kızla aran nasıl?", "aman abi" dedi, dedim "utanmanın sırası değil, tıpta utanma yoktur", "Benim o taraklarda bezim yok, biz ince eledik sık dokuduk, eleği de duvara astık", dedim "o deyim bir kere öyle değil.." Neyse efendim lafı fazla uzatmayayım, hülasa biz bu arkadaşı yeniden siyasete girmeye ikna ettik. Hatta orda "ulan madem karıyla kızla işin yok, milletin anasını sana emanet edebiliriz" deyu absürd bir de espri yaptım ki arasıra böyle avamlıklar da hayatın tuzu biberi değil mi dostlarım.

Geçen kongrede arslanlar gibi gürleyen Cindoruk beyefendiyi görünce ne de iyi etmişim dedim kendi kendime, adam resmen gençleşmiş.

Amma velakin sevgili dostlarım şu Demirel'e dikkat etmek lazım; zira onun olduğu yerde postal eksik olmuyor. Halbuki kendisi şapka ile anılır, o şapkadan nasıl postal çıkarıyor anlamıyorum.

Tabii kendisi klüpten de arkadaşım fakat devir kötü, insan arkadaşına dahi güvenemiyor, ben şahsen şu darbe mes'elelerine ziyadesiyle karşı, özde demokrat bir kişiyim. Zaten o yüzden Hüsamettin'e de söyledim:

"Hüsamettin Beyciğim bir büyüğünüz olarak sizden istirhamım lütfen demokrasimizi koruyunuz. Eğer başbakan olursanız şu seçim sistemini değiştirerek işe başlayınız. Sizden demokrat kimliğimle rica ediyorum, demokrasimizi korumak adına milletin gözünün yaşına bakmayınız. Bize locada da öğretirlerdi "sakın acıma yetime, gelir koyar..." neyse işte, anladınız onu siz.. Yani diyorum ki, bu demokrasi neden tehlikeye giriyor? Halk doğru düzgün seçim yapamadığından, en iyisi bilinçli bir halk numunesi seçelim onlar oy kullansınlar, asker de darbe yapmak zorunda kalmasın.. değil mi?

Mesela başta ben olmak üzere, bizim sabih, sonra sen, ne bileyim fazıl say, ünlü Türk düşünürü aysun kayacı, pınar kür, deniz baykal, bedri, ilhan, ertuğrul, hatta süleyman yani daha bir sürü kişi var.. hep beraber bir konsensus oluşturup bu işi halledelim, gazeteci, siyasetçi, sanatçı, aydın.. katılımcı demokrasi dediğin budur işte.."

Ben nasihat ediyorum, kendisi kafa sallıyor, anlıyor mu anlamıyor mu belli değil, dedim "bir konuş birşey söyle.. Ne diyorsun bu fikre.."

"Abi" dedi, "Biz bu işi düşündük, hatta faraza bir seçim bile yaptık aramızda. Kim çıksa beğenirsin?", dedim "kim çıktı?.." "Tayyip!" dedi..

Yani değerli okuyucularım inanın boynum tutuldu şaşkınlıktan hala da ağrıyor böyle yaptıkça.. "Ulan seçme seçmen getiriyoruz hala Tayyip mi çıkıyor sandıktan? "Abi, ister inan ister inanma.." dedi, inanmadım tabi ama bir de baktım gözlerinden bir damla yaş süzülüp dudağının kenarında durdu, o zaman anladım ki durum ciddi, demokrasimiz hakikaten tehlikede.. Herhalde bu bir alkol problemi, artık bizimkiler nerelerine içiyorlarsa bu mereti doğru düzgün oy da kullanamıyorlar..

"Peki" dedim "Ne yapacaksınız?" "Abi" dedi "Süleyman ağabeyin bazı projeleri var halledicez bu meseleyi sen korkma.."
Ulan nasıl korkmayayım adamın projelerini görmüşüm tam 7 kez.. neyse artık, çare yok.. görücez nasıl projelermiş, Hüsamettinciğim hele bir başbakan olsun da hallederiz efendim.

Bizler sizinde gayet iyi bildiğiniz gibi eski kurtlarız, buluruz bir çaresini, bu devleti kurda kuşa, halka millete yedirmeyiz yani.. yani demokrasimizi diyorum, icabında canımız pahasına koruruz.

Netekim rahmetli dostum Nevzat Tandoğan'ın dediği gibi, bu millete komünizm lazımsa onu da biz getiririz, halka rağmen halk için..

Efendim?

Ha av partisini mi soruyorsunuz, ben malum çok iyi göremediğimden sadece laf olsun diye gitmiştim, aristokrat dostlarımın partisine kaç kişi vurduklarını tam sayamadım.. Bayağı eğlendik efendim, onu da bir sonraki yazımda belki anlatırım.

Hoşçakalın aziz dostlarım, esenlikler dilerim.

Ahmet Nejdet Kompüter
(siyasi uzm, saha komseri, ydk hkm, mali mşvr)

4.3.09

Üstad-ı Azam A.N.K'den Siyasi Çözümler

Değerli dostlarım, bu sefer ben bizzatihi kendime baskı yaparak bu yazıyı kaleme alıyorum.

Görüyorum ki Değerli siyasetçimiz Deniz Baykal ile Başbakanımız arasında hoş olmayan hadiseler yaşanıyor, demek ki benim gibi bir siyaset bilimcisine ara bulmak üzere iş düşüyor. Bizim Sabih'den önce devreye gireyim istedim ki işler daha da karışmasın.

Efendim, bu başbakanlık makamı malumunuz meclis çoğunluğundan alınan güvenoyuyla elde ediliyor, bundan böyle mecliste 367 şartını başbakanlık hususu için de arayalım. Tabi siz meclis aritmetiği ve 367 deyince hemen değerli dostum sabih'i hatırladınız. Benim okul numaram da 414 olduğuna göre bundan böyle eğer salonda 414 milletvekili yoksa başbakan seçilmesin efendim. Bu biiir..

İkincisi, taviz vermek onursuzluk değildir. AKP'li arkadaşlarımız kabul etsinler hanımı başörtülü olan başbakan olmasın ama CHP'li arkadaşlarımız da taviz versinler ve desinler ki kayınçoları peruklu olanlar ve hatta bıyıklarını boyatanlar da başbakan olamasınlar. Zira çok çirkin bir görüntü, muşmula gibi suratta ak kaş altına kömür karası bıyık avrupa kriterlerine bile uymaz. Gerçi biz bi ara düşündük senatörler meclisi kurup ingiliz lordları gibi lüle lüle bembeyaz peruk takalım ama ben evde uyguladım kafamı sivilce bastı, pişik olduk gerek duymadık.

Bir de burdan sayın başbakana sesleniyorum, o kadar bakanın var, dikkat ettim, iyice araştırdım, bir de gördüm ki hepsi AKP'li. Yani ilaç olsun diye bile bir tane CHP'li bakan yok. Bu ayıptır, haksızlıktır. Ne olurdu bakanlıkların yarısını CHP ile paylaşsan. İnsan bu kadar mı cimri olur? Yarın aynısını sana yapsalar hoşuna gider mi?

Üçüncüsü, başbakanın katıldığı AKP mitinglerine bakıyorum da hınca hınç dolu. Sen koskoca başbakansın ülkeyi yönetiyorsun, ne olur arada bir CHP'ye de miting düzenlesen? Bak, onlar Sivas'tan öteye gidemiyorlar, hazır sen gitmişin.. Hoş olmaz mı hazır gitmişken bir başbakan olarak CHP mitingine katılsan. İlla Deniz bey gidecek diye anayasada bir kaide mi var. Düzenle bir CHP mitingi hoşgörü ortamı yeşersin. Hepiniz kardeşsiniz hem o senin büyüğün sonuçta.

Burdan Deniz Baykal'a da seslenmemek olmaz, başbakan Recep Bey'e seslendik sonuçta.
Sevgili Deniz Bey, Sayın Baykal:
Ne oldu, hani sen rejim yapıyordun.. Yaa işte böyle yakalarlar adamı, kokoreç yemişsin haftasonu hiç bize haber vermiyorsun. Ne demiş ünlü bestekarımız Mirkelam: "Kokoreç, koko koko" Sana ısmarlatıcaz diye korkma, bizim ticketımız var aslanım. Eğer bir daha benden gizli gidersen seni Avrupa birliği yüksek komserine şikayet ederim. Şaka şaka, afiyet olsun. Yazımı latifeyle bitireyim istedim, yengeye çocuklara selamlar.

Siz de hoşçakalın değerli dostlarım. Unutmayın bana ihtiyacınız var.

Ahmet Nejdet Kompüter
Meclis Aritmetikçisi, dnt uzm, tnk çvş, asil kişi

Üstad-ı Azam A.N.K'den Diplomasi dersleri

Sevgili Dostlarım,

Bu yazıyı yine baskılardan bunaldığım için yazıyorum. Biliyorsunuz daha önce de beni cumhurbaşkanı olarak görmek istediğiniz için yazmıştım. Bu sefer Davos'daki rezalet üzerine, gelen ricalardan ötürü isteyenlere diplomasi dersi vereyim dedim.

Tabii ki Başbakanımızın İsrail Cumhurbaşkanına layık gördüğü muameleyi hep birlikte hiç beğenmedik. Bu bizim örf ve adetlerimize hiç mi hiç yakışmadı. Öncelikle, salona girdiklerinde başbakanın nazikçe kendisinden yaşça büyük olan Simon'un elini öpmesi gerekirdi (ben ona Simon derim, hatta keyfim yerindeyse “lan simoviç” diye takılırım kendisine); malum-u aliniz, bizde önce büyüklerin eli öpülür, değil mi? Simon'un da yine nazikçe Erdoğan'ın çenesinin altını avuçlayıp “maşallaa maşallaa el öpenlerin çok olsun” demesi gerekirdi. Tabi Burda Simon'u hoş görüyoruz, zira önce Erdoğan Simon'un elini öpmeyerek saygısızlık yaptı.

Gelelim oturuşa, büyüklerin yanında bırak ayak ayak üstüne atmayı biz oturamazdık bile, öğrencilerim Mesut'la Ecevit'i, hatırlayın nasıl da hazırolda beklerlerdi Bush'u. Işte nezaket ve görgü budur. Erdoğan burada da bizden eksi puanı aldı.

Hiç unutmuyorum, yine sefirlik günlerimin birinde, bir ülkeye gitmişiz, büyük ricalarımız olacak.. Bir ara ev sahibi devlet başkanı su istedi de görevliler duymadı sanırım, hemencecik diplomasi atağı yaparak suyu koşup getirdim, tabi üzerini bir peçete örtmeyi de unutmadım ve bardağı en altından tutarak uzattım. Bu ziyaretimizde ricalarımız yerine gelemedi malesef ama başka bir ülkedeki resepsiyonda bu devlet başkanı beni hemen tanıdı ve büyük bir güvenle benden soğuk şampanya istedi. Bakınız, bu yabancılar güvenmedikleri adamdan bir şey istemezler. Şimdi ben sanmıyorum ki herhangi bir devlet başkanı bizim başbakandan su istesin, kabuklu yemiş bile istemez, niye? Güvenmez de ondan. Demek ki neymiş, güven duygusu diplomaside en önemli şeymiş..

Yine birgün Kore'deyiz, güneyde yani, kurtuluş yıldönümü resepsiyonu.. Yanıma çekik gözlü biri geldi, birşeyler diyor anlamıyorum. Hemen büyük bir saygıyla ellerimi birleştirerek huzurunda eğildim, şimdi bu onların kültürü, biz de biliyoruz yani.. Neyse, bu bir afalladı önce baktı ki saygıda önde gidiyorum, hemen o da eğildi çakal. Ben daha çok eğildim, o da eğildi.. diğer konuklar da takdirle beni izliyorlar, hemen oracıkta golü attım, secdeye kapandım.. Daha önce de görmüştüm babannem namaz falan kılardı, ordan biliyorum.. Neyse, bu tabi kaldı öyle, secdeye de kapanamadı.. Sonra baktım millet dağılıyor meğersem garsonmuş bu, yemek başlamış da içeri çağırıyormuş, ama nasıl kötü bir ingilizce aksanı anlatamam.. Gerçi iyi olsa da anlatamam, ben ingilizce bilmiyorum, ama fransızcam sular seller gibi.. Velhasıl kelam, o adam güney kore başbakanı olsaydı bugün Kia'sıydı Hyundai'siydi bir SsanYong'uydu hepsine ucuz ucuz biniyor olacaktık, efendime söyliyeyim.

Fransızca demişken birgün Mitterand'ın eşi gelmişti de kendisine “Je'taimme” demiştim, gül gül öldük sonra. Bu fransız korumalar artık ne anladılarsa bi giriştiler bana, topkapı sarayında ağzıma gözüme indiriyorlar. Şimdi bu fransada cezayirliler, faslılar, tunuslular falan var, sanırım korumalar da onlardan, anlamadılar yaptığım espiriyi.. halbuki “size aşk hissediyorum” diyorum, şaka yani.. Diplomaside espiri çok önemlidir, bak sonra bu bayan Mitterand bir mahçup oldu, giderken beni sormuş, ben tabi o sırada koruma müdürü ile merkezdeyiz, özürler falan.. neyse çok güldük sonra, 5-10 karton sigara, viski falan verdim de gönlünü aldım, olur böyle yanlış anlaşılmalar.

Erdoğan da Davos'da konuşmasına başlarken “Mişon, Solomon bir de Temel trende gidiyorlarmış...” babında bir fıkra kelamı edip havayı yumuşatsa böyle olmazdı, değil mi? Tabi bunlar vizyon isteyen işler. Bu israilliler zaten yorgun adamlar, tonlarca bomba atmışlar, kolları kopmuş, önce streslerini alacaksın, sırtlarını sıvazlayıp “he.. he..” diyeceksin. Yoksa ülkemizin itibarı zedelenir, tamiri mümkün olmayan işler olur. Çıkarlarımız zarar görür. İşte biz 80 küsür senedir bu ince oyunları, büyük ustalıklarla kıvırdığımız için bugün Türkiye dünya diplomasisinde en ön sırada yer almaktadır.

Hiç unutamam, hatırladıkça da gözlerim dolar, Birleşmiş Milletler'e üye ülkeler toplantısında fotoğraf çektiriyoruz Amerikan Başkanı'nın tam yanındayım böyle omuzlarımız değdi değecek, hatta biraz sürttürmeye de çalışmıyorum değil, hemen ingiliz başkanı girdi aramıza, bak, nasıl kıskanıyor beni, yanımda olmak istiyor, derken Almanya Şansölyesi girdi, Fransa derken benim bu sağ yanımı paylaşamıyorlar. Aman aman, Polonya, Çin, Çekoslovakya, Zaire, Nijerya, Uruguay derken dünya liderleri paylaşamıyorlar benim yanımı efendime söyliyeyim.. Hülasa, resim çekiliyor artık, ben, inanırmısnız en üst sıra (ki sekiz sıra var) en soldayım, yanımda da Guatemala fahri büyükelçisi, sanki kurayı o kazanmış gibi, dünya liderleri paylaşamamışlar yani beni. Amerikan başkanı birinci sırada ortalarda kalmış.. Tabi bu teveccüh şahsıma gösterilmiş bir lütuf değil, temsil ettiğim ülkeye bir kompliman adeta.

Ya, biz işte böyle günler gördük, yaşadık. Lakin bu Davos'daki olanlar beni ziyadesiyle üzdü, çok mütehassıs oldum. Umarım uygun bir zamanda fırsatını bulabilirsem Başbakanımıza da bu konudaki tecrübelerimi şahsen aktarabilirim.

Şimdilik bizden bu kadar, tekrar görüşmek üzere, hoşçakalın benim aziz dostlarım.

Ahmet Nejdet Kompüter
(emekli dip. siv. atş. asil kişi)

Cumhubaşkanlığı Adaylığım

Sevgili okuyucularım,
Yoğun baskılardan bunaldığım için bu yazıyı kaleme alıyorum.

Sizlerden gelen onbinlerce telefon, mail, sms, güvercin ve taşa sarılı kağıt sonucu evim altüst oldu, telesekreterim kilitlendi, şebekem patladı, başım yarıldı ve evim kuş pisliği içinde. İnanın büyük bir stress yaşıyorum, tabi duygulanmadım da değil. Özellikle oturma odasının camını kırıp da içeri giren ve 16ya 9 plazmamın içerisinden çıkardığım bir mesajda yazılı olanları aynen aktarıyorum:

"Sen bizim tek umudumuzsun, senin varlığınla bu cumhuriyet ilelebet payidar olacaktır, bizleri riyasetinden mahrum etme..." gerisini anlamadım mesajın bundan sonrası yanık.

Bakın sevgili dostlarım,
Ben sadece sıradan bir TC vatandaşıyım. Yani elimde sihirli bir değnek yok. Zaten böyle bir değneğim olsa Cumhurbaşkanı olmadan da bütün kötülükleri yokeder, yanlışları düzeltir ve Galatasarayı her sene şampiyon yapardım. Size kendi başınızın çaresine bakın da demiyorum, çözüm basit: bir kaşık suya iki damla sirke ardından zencefille ovulup sarımsaklı balla sıvanacak... pardon bu başka birşeyin çözümüydü. Bunun çözümü o kadar basit değil. Ama imkansız da değil.

Eğer beni cumhurbaşkanı olarak görmek istiyorsanız anayasada ufak değişikliklere gitmeniz gerekecek. Öncelikle Cumhurbaşkanını halk seçecek. Görev süresi 2+2 yıl olacak. Makam aracı ferrari olacak ve Galatasaray Kadıköyde fenere yemeden 8 tane atacak (7 atmıştı). Bütün bu şartlar sağlandıktan sonra bana gelin ve sizi müreffeh memleketler seviyesine çıkarayım, mazotu 1 ytl yapayım, emekliye 14 maaş vereyim, öys'yi kaldırayım.

Ayrıca rakip olarak Deniz Baykalı istiyorum, ama o yaşlı ömrü yetmeyebilir. O zaman en azından Bedri Baykam olsun. Muhalefette bu adamlardan birine ihtiyacım var kendi imajımı da düşünmek zorundayım. Ayrıca benden uzunla çalışmam onu da belirteyim.

Ben yine de sizlere, başka bir aday öneriyorum. Bence Cumhurbaşkanı AURELLIO olsun. Bakınız, vatandaş olduktan sonra milli takımda neler yapıyor, feneri de kurtardı, ülkeyi mi kurtaramayacak. Yalnız bir sorun var: hanımı zenci!

Biliyorsunuz ki hanımı başörtülü, kırmızı kaşkollu, fenerli, miyop ve zenci olanlar cumhurbaşkanı olamıyor. Demek ki bu da olmayacak, artık tıkandım kaldım, zira kuzeni esmer, röfleli ve kaşar olanlarla, kayınçoları primitif ve obsessif olanlar da cumhurbaşkanı olamıyorlar. Aday bulamıyoruz işte görüyorsunuz. Nedense kimsenin aklına şu tüzüğü değiştirmek de gelmiyor (tabi tüzük varsa) neyse artık işte durum bu. Ama merak etmeyin madem bana bu kadar güveniyorsunuz, birşeyler düşüneceğim. Ben sizi yalnız bırakmam.

Şimdilik hoşçakalın benim pek aziz dostlarım.

Ahmet Nejdet Kompüter
emk dip. svl atş. asil kişi