31.7.13

Hey Gidi Günler 1... Nazım Hikmet

Merhabalar aziz dostlarım,
Ölüm yaklaşıyor, farkettim de eski dostların hatıraları benimle göçüp gidecek, artık ara ara onlardan da bahsedip sizleri mahrum bırakmayayım dedim. Perdeyi de bizim dev ufaklıkla açıyorum, işte sevgili Nazım Hikmet..

"Hade lan" dediğinizi duyar gibiyim. Umursamıyorum.
İlk şiirini henüz 4 aylıkken yazdı ama annesi ya sanattan anlamıyordu ya da kokuya dayanamadığı için derhal çöpe attı. Nazım’la tanışmamız çok eskilere dayanır. Ayıptır söylemesi üstü açık bir şevrolem vardı, kendisi hiç üşenmeden arkasına "aşıksan vur saza, şöförsen bas gaza" yazmıştı. Ondaki bu yeteneği farketmemle aramızda şöyle bir diyalog geçti:
- Lan naaptın?
- Abi güzel olmuş mu?
- s.tir git sil şunu çabuk, mahvetti arabayı yaa.. kro musun olum sen!
 
Evet, gördüğünüz gibi ondaki bu yeteneği ilk ben farketmiştim ve yanımdan kovmuştum, zira yanımda kalsaydı gölgemde yok olup gidecekti. Onu kovmakla en büyük iyiliği yapmış yani önünü açmış oldum. Gerektiği zaman bu kadar fedakar da olabiliyorum. Fedakarlık diyorum çünkü kimse onun kadar iyi çay demleyemez ve sırt kaşıyamazdı, onu uzaklaştırarak bu haklarımdan da feragat etmiş oluyordum.
 
O ise bu kovulma işini oldukça abarttı ve o günlerde küs olduğumuz yavşak Stalin’in yanına taa Rusya’ya gitti. Stalin’e gitmekle kalmadı, bir de orada beni daha da kızdırmak için uçaktan iner inmez toprağı öpüp "Memleketime kavuştum, beni Stalin yarattı" dedi. Ama ben kızmadım, zira onun maksadını biliyordum, amaç ilgimi çekmek, çocukça bir kapris işte. Gerçi sonraları kendisi de hatasını anladı ve berlin radyosunda yaptığı konuşmada ifade edip benden özür diledi ama şımartmamak için fazla yüz vermedim. Bu arada gizliden gizliye ona çok yardım etmişimdir. Mesela bir çok şiirini bizim Ahmet Emin Yalman’a ben yazdırtmışımdır. Ahmet Emin oturur yazar Nazım diye de imzalardı, hey gidi günler hey. O zamanlar iyi para veriyolar memlekete şair lazım, şöyle siyasetten anlayan diye, Nazım’ı çıkardık biz de.
 
Bunların Lenin abileri vardı. Yakışıklı karizmatik oturaklı bir herif. Adam diyor ki: propaganda yapmak için her halkın içinden sanatçılar çıkaracaksınız, bol bol da pohpohlayacaksınız, ressamdı, şairdi, müzisyendi, yazardı, ne bulursanız. Onu her türlü oyunlarla büyütüp halka sevdireceksiniz.. Benim de aklıma Ahmet Emin geldi. Önce biraz hapse sokarız pişsin diye sonra şiirlerini büyütürüz halkın gözünde falan.. Millet kral çıplak diyemez herkes yer. Meğer çakal uyanmış olaya, gitmiş şiirleri Nazım diyerek yazmış imzalamış.
- "Lan ne halt yedin sen" dedim
- "abi" dedi "Nazo zaten stalin’in yanında adam iyi kıvırıyor bu işleri benim de bir katkım olsun diye düşündüm" dedi.
- "iyi hadi iki çay kap gel" dedim.
Sonra yazdırdım şiirleri buna gönderdim Nazo’ya, bayağı serpildi genç, şan şöhret sahibi oldu.
 
Diplomasiden sıkıldığım ara ara esnaflık yaptığım zamanlarda bir gün Avusturyadayım, Viyana’da terlik fuarı var, ben de stand açmışım, baktım bu uzaktan bana bakıyor. "gel lan gel" dedim. "abi" dedi "affettin mi beni?", "geç otur şuraya kitapsız" dedim, çay verdim bi bardak. Tabi nerden bulacak oralarda bizim memleketin çayını, içti bi dikişte, yaktı ağzını burnunu. Dedim "hop yavaş". "abi boşver" dedi, dedim "ne boşveri, hıyar! terliklere döküyon müşteri bakacak beğenecek onları"
 
Ne günlerdi be. 
Çapkın çocuktu ama, manitasız gezmezdi. Dedim "oğlum artık toy değilsin, kominik mominik bi yol tutturmuşun gidiyosun, gel" dedim "sana bi kız bulalım enternasyonel bi düğünle evlen, iş güç sahibi ol, adam gibi yaşa, ne bu nerde akşam orda sabah, ömür geçmez böyle..", "Bırak bu burjuva söylemlerini yoldaş" dedi bana.. BANA!.. Viyana sokaklarında elimde terlik metroya kadar kovaladım denyoyu. Yetişemedim de köftehora "Ulan dedim gözükme bi daha gözüme" Bu da son görüşmemiz oldu.
 
Macaristan katliamında bi aradım çıkmadı telefona, çekoslovakyayı yerle bir ettiklerinde aradım, sekretere yok dedirtiyor mahsus, ulan ben duymuyor muyum arkadan fısır fısır konuştuğunu lavuk.  Sonra baktım müteahhit olmuş Berlin’e duvar örüyor. SMS gönderdim "Ulan çimentoyu bari gel bizden al bir faydan dokunsun…" yanıt yok... Hayırsız. Neyse işte göremedim bi daha, aramadım da, bi iki kere o aramış sonradan, haber yolladım "geçti artık, benim Nazım diye bi tanıdığım yok" diye. Ağlamış falan, demiş "ölürsem beni illa Nejdet abimin yanına gömün memlekete". "Bırak bu işleri Nazım" dedim. "Senin memleketin moskova, tek abin de Stalin, hadi koçum al voltanı, hem beni niye öldürüyon kendinden önce şerefsiz".
Netekim bi kaç ay sonra da kaybettik kendisini. Üzüldüm tabi, insan üzülmez mi? Hatası oldu ama, severdim Nazım’ı. Çok severdim lan. Açık konuşayım Ahmet’in şiirlerinden de bi bok annamadım ama millet hep anlarmış gibi yaptı, onlar da sevdiler. İyi çocuktu be Nazo, saftı, temiz çocuktu, toprağı bol olsun.
 
Şimdi bakıyorum millet atıp tutuyo mavi gözlü dev diye. Ulan enteller siz ne anlarsınız be. Hepinizi yedik oğlum. Gudikler siziii. 

Üstad-ı Azam, mütevazi kalender, esnaf odası bşk. ağır abi, hiyerarşik mahalle aristokratı
Ahmet Nejdet Komputer

2.2.13

Mehdi oluşum hakkında 1


Mehdi oluşum hakkında 1

Merhaba Aziz Dostlarım,

Uzun zamandır yazmıyor yazamıyordum, zira çok önemli bir projeyle karşınıza çıkmak istedim ve hazırlığımı yaptım.

Her şey bir sevenimin mesajıyla başladı: “üstadım yoksa beklenen Mehdi siz misiniz?”

Bu soruyla önce irkildim. Tefekküre daldım, yoksa yıllardır kendimden bile sakladığım müthiş sırrım bu muydu? Ve kendimi kampa almaya karar verdim. Aylarca düşündüm ve kendimi bazı şeyleri ifşa etmeye ikna etmeyi başardım. Artık bu sırla yaşayamazdım. Ben ki yüce emelleri mefkureleri olan ve kendini milletine vakfetmiş, yılların birikimiyle üstad-ı azam rütbesine nail olmuş, vefakâr ve cefakâr bir hizmet adamı, daha fazla sessiz kalmamaya karar verdim.

Kartvizit bastırırken matbaacı arkadaş “hocam mehdi mi yazalım Mesih mi?” diye sordu. “Ben, hocam değilim, bana üstadım diyeceksin, bazıları ekselans da derdi zamanında ama uzak kaldık ortamdan” diye serzenişte bulunduktan sonra sordum “oğlum benim babam Müsaitzade Rintiddin efendi, dedem de Kohengillerden Köstük Müsait Paşa değil mi? Soyumuz sopumuz belli, ne Mesihi, kimi gaza getiriyon lan sen?” Matbaacı arkadaş suratında yılışık bir sırıtışla “ben ne bileyim hacı baba, ne dersen onu yazarım ben, istersen Zeus yazarım, fark etmez, 1000 tanesi 80TL nakit”, “kredi kartı geçmiyor mu sende?” Diye sorarak da bu seviyesiz muhabbeti isteksizce devam ettirmek zorunda kaldım.

Kartların basılmasını beklerken, çaycı çocuk içeri girip 2 çay bıraktı, ama 3 marka aldığını gördüm. Yüce adalet duygumun bir tecellisi olarak “napıyon lan sen 2 çay bıraktın 3 marka alıyorsun” diye müdahale ettim. Çaycı çocuk da “amca bu sabahki 3 çayın markası, boşları alıyorum, bu iki çayın markasını almadık daha, hırsız mıyız biz!” diye karşılık vermesin mi! Matbaacı da o ısrarlı yılışık sırıtışıyla çocuğun kafasına vurup “uzatma lan, öp bakim mehdi dedenin elini” diye affedersiniz, höykürdü. Böylece bana ilk biat eden de bu çaycı çocuk olmuştur.

Kaderin garip bir cilvesi olarak, elalem koca memeli, ak gerdanlı kızlarla mehdilik yaparken bizim payımıza düşen tek yuvarlak, çaycı çocuğun 3 numara traşlı, yağlı, kara başı olmuştu. Engin merhamet duygumun bir tecellisi olarak hiç tiksinmeden ya da çok az tiksinerek, büyük bir tevazuuyla çaycı çocuğun başını okşarken aklıma Panama maslahatgüzarlığım sırasında resmi bir temasta bulunmak üzere gittiğim Barbados adasındaki Hindistan cevizleri geldi, bir de güzel likörü olur ki, azıcık naneyle insana harikulade bir okyanus dejavusu yaşattırır.

Çaycı çocuğun busesini elimden tinerle çıkardıktan sonra basılmış kartvizitlerimi alıp matbaayı terk ettim. Kredi kartına güvenip yanıma nakit almadığımdan mütevellit matbaacıya biraz borçlanmış olduk, ama o da zaten “mehdi’den para mı alacaz yaoov” diyerek, erimiş vıcık vıcık olmuş sırıtışıyla bana rüştünü de ispatlamış oldu. Al işte sana ikinci mürit. Artık gerisi çorap söküğü gibi gelecekti.

Risaletimi tebliğ için önce bizim lokale gidecektim ki aklıma geldi: yahu ben resul değildim ki.. Sonra düşündüm, risaletsiz mehdi mütenasip olmaz, zatıma hafif gelir, yakışmaz, ben neden mehdi resul olmuyordum ki? Doğru matbaaya gidip kartvizitleri değiştirttim, dijital çıktıyla idareten bir şeyler yaptı sırıtık müridim. Artık lokale gidip evrensel mesajımı yaymaya başlayabilirdim… ki bu sefer de aklıma bizim lokaldeki katı laik disiplin geldi. Malum lokalde biz hep din ve dünya işlerini ayırıyorduk. Ama Mehdi olmakla bir nevi dünya lideri de oluyordum. Bu işin içinden nasıl çıkacağımı düşünürken koluma giren Sırrısulhi’nin elektrikli süpürge gürültüsüne benzeyen çapaklı sesi ile irkildim. Ses tellerine yapışmış nikotinli katranı atmak istercesine boğazında yankılanan kelimelerle hızlı hızlı sordu: “Hayrola Nejdetçiğim, dalmışsınız karadenizdeki gemilerinizin peşinden, sizin bröveniz var mıydı yahu?”  Ah ne latif bir hödük diye geçirdim içimden, son anda müstakbel müridimi terslemekten vazgeçtim “Ooo Sırrısulhiciğim, aziz biraderim, seni gökte ararken yerde buldum, bana şurda iki kadeh bir şey ısmarla, anlatacaklarım var!” Birden heyecanlandı lavuk afedersiniz, “N’oldu yoksa Leman hanımdan havadisler mi getirdiniz Nejdetçiğim” diyerek yalvaran bakışlarıyla elimdeki poşete bir göz attı. “Ne alakası var beyefendi, yürü oturalım şuraya diyerek esrarlı esrarlı bir koltuğa kuruldum, poşeti de açmadan önüne koydum. “Meraklandırdınız beni Nejdetçiğim, nedir bu poşet? Yine neler peşindesiniz üstad?” poşetten bir adet kartviziti çıkararak önüne attım. Titrek elleriyle uzandı, gözlüğünü düzelterek okumaya başladı. “inanır mısınız, üstad?” dedi, “Hiç şaşırmadım, bunu sizden bekliyordum. Hatta geç bile kaldınız.. Garson bey!.. Ne içeriz bu arada?”

Keyifle, bilinçaltımın tercihi olan Malibumu yudumlarken, Mehdiliğin nasıl geldiğini ve neden ilan etmek zorunda kaldığımı anlatmaya başladım, bunları henüz sizinle paylaşacak değilim sevgili okuyucular, zira buna hazır olmadığınızın farkındayım.

Bütün hikayeyi dinledikten sonra Sırrısulhi şöyle bir gerindi, cebinden bizim yamakların çıkarttığı bol resimli, koca manşetli, az sayfalı, muhaliflerin el kitabı olan çirkef gazetesini çıkarıp bana doğru salladı: “Bütün gün bunun başında pinekleyip ona buna çamur atıyoruz. Tamam kardeşim, biz yalan duymak istiyoruz da bunlar da işin suyunu çıkarıyorlar, Baykal efendi istifa ettiğinden beri meydan bu çömezlerin asparagas muhalefetine kaldı. Siz şimdi muhalefette yeni bir çığır açacak ve vizyonu tamamen değiştireceksiniz. Size muvaffakiyetler dilerken bu hayırlı davada üzerime düşen görevi yapmakla şerefyap olacağımı da ifade etmek isterim aziz üstadım, pardon Mehdi hazretleri diyecektim..”, “Mersi, Sırrısulhiciğim, çok janti adamsın, ben bu ifadelerinden emindim zaten.. Şimdi senden ricam, bu işi bizim entelijansa haber et de artık tebliğ ve irşad vazifemize başlamış olalım, değil mi cancağızım”, “Derhal, ivedilikle koşturuyorum Nejdetçiğim, mil pardon! Mehdi hazretleri, yahu ben size nasıl hitap edeyim?”,”Baş başa kaldığımızda Mehdi hazretleri diyebilirsin ama topluluk içinde sayın Mehdi majesteleri demen daha uygun olur kanaatindeyim. Sırrısulhiciğim, şimdi izninle ben kalkıyorum, Leman hanıma uğrayacağım selamlarını iletirim” dedim ve Leman hanımın ismi zikredilince aniden büyüyen gözbebekleriyle, onu koltuğunda bırakarak, yaşımdan beklenmeyecek kadar çevik bir hareketle ayağa kalktım. “Görüşürüz Sırrısulhiciğim, senden akşamları rapor alacağım ona göre, haydi baş baş” arkamdan kekeleyerek bir şeyler söylemeye çalıştığını umursamayarak yola koyuldum. Malum artık son derece meşgul biriydim ve sırtımda koca bir insanlık âleminin sorumluluğu vardı, bakalım ikbalde daha neler zuhur edecekti.

Şimdilik bu kadar aziz okuyucularım, gelişmelerden haberdar olacaksınız.    

Ahmet Nejdet Komputer
Mehdi resul, üstad-ı azam, reisülküttap, maveraünnehir