Üstad-ı Azam’dan Din Dersleri: Türban konusu
Muhterem okuyucular,
Kapıma dayanan dostlarım beni ikaz ettiler, “Yahu Üstad o kadar ilmin var, neden halkımızı şu dini konularda da uyandırmıyorsun, bu senin vazifen sayılmaz mı? Lütfen!” dediler. Ben de hak verdim. Sonuçta ellamdürülla biz de Müslüman olduğumuz için bu konuda sizleri aydınlatmak elbette ki onurlu bir vazifemiz olmalıdır. Efendim, bizim gibi aydın ve ilim sahibi insanlar susunca bu din tacirlerine de gün doğuyor. Artık susmayacağız ve bilakis dincileri susturacağız.
Hemen aktüel meselelerle başlayalım istedim. Öncelikle türban konusu: Bu konu çok kurcalandı, bilen bilmeyen konuşur oldu, ben hemen izah edeyim: Bir büyüğüm demişti ki eğer tanrı kadınların çarşaf giymelerini isteseydi onları yatak olarak yaratırdı. Ne kadar doğru bir söz! Hatta ben ileri gidiyorum ve diyorum ki, eğer giyinik olmamız istenseymiş bizi vitrin mankeni olarak yaratırmış. Bakın efendim keçilere, af edersiniz ne güzel kuyrukları kısa dübürleri açıkta ferah ferah geziyorlar, hiç onlara karışıyorlar mı?
Yani şimdi giyinmeyle dinin ne alakası var?
Ben geçen sene Fransız çıplaklar kampına gittiğimde fark ettim ki, insan örtüden arınırsa daha huzurlu oluyor. Efil efil bir mutluluk duyuyor. Lakin kampın üçüncü gününde Paris huzurevinden tatile gelen arkadaşları görünce 4 gün yemek yiyemediğimi de belirteyim. O zaman dedim “ulan bunun bir sınırı olmalı” diye..
Geçenlerde kulüpte otururken Amerikalı liboş bir adam geldi, konu konuyu açtı, bana sordu “Sen başörtüsüne karşı mısın?” diye. “Tabi ki karşıyım” dedim, “takma o zaman” dedi. “Takmıyorum zaten, hasta mısın lan sen” dedim. “O zaman madem takmıyon neden karşısın” dedi. “Koçum rahatsız mısın sen, ne alakası var” dedim. “Başkasının giyim kuşamından sana ne, eğer sen karşıysan takmazsın, diğerleri de seni ilgilendirmez” dedi.. “Bana bak sütlü Obama” dedim. Adam beyazdı zira. “Atatürk Türkiyesinde böyle şeyler şey olmaz, ne demek sen takma, takan takmasa şeyden takana biz de takmayız yani takana takmayız…. Yürü git lan, sana hesap mı verecez yobaz, amarikalı olmuşsun ama hala gericisin” dedim.. Bu bir tırstı bir tırstı söyleyecek bir şey bulamadı. Bu sefer de sağdan yaklaşıyor “Ama onlar Müslüman, tesettür Allah’ın emridir” diye kekelemeye başladı. Ben de “Biz de erramdürilla müslümanız ama modern bir dünyada yaşıyoruz. Dışarı çıkarken ne giyeceğini bilmiyorsan bilene danışacaksın. Uygar bir toplumda öyle her isteyen istediğini giyemez. Madem dinini yaşayacan o zaman git İran’a, akşam yemeğe gel sonra yine git, sabah kahvaltıya gel sonra yine git, ona ben karışmam. Bak mesela ben camiye mayoyla giriyor muyum?”. Yaa sustu kaldı, başını sallayarak uzaklaştı “yürü len sallabaş” diye de çemkirdim arkasından.
Gerçi yanlış anlaşılmasın, mayoyla camiye gitmiyorum dedim ama ben camiye en son 12 yaşımda paşazade amcamın cenaze merasimi için gitmiş idim. O da bahçedeydi ve yazlıktan geldiğim içündürkü ayağımda mayo olarak kullandığım bir şort vardı, ama içeri girmedim. Zaten camiye gidecek olsam, müftü bir tanıdığım var onun sarığını isterim, verir.. Ama ne gerek var. Mesela ben meyhaneye de gitmem, sevmiyorum öyle basit müzikler, sigara kokuları falan, evimde içerim rahat rahat.. Camiye de niye gideyim, ben gösterişi hiç sevmem, her ibadetimi gizli gizli evimde yaparım. Riyakarlık günahtır sevgili dostlarım. Bakınız ben Fransa’dayken her pazar muhakkak kiliseye giderdim, niye? Bir kere ayakkabıları çıkarmıyorsun, çalınacak korkusu taşımıyorsun, sonra papaz Fransızca konuşuyor yani ibadethanede dil de öğreniyorsun, efendime söyliyeyim, bir de bunlar piyano falan çalıyorlar, ne güzel san’at, sonra bayan erkek karışık, yani flörtöz bir hava.. tam bana göre.. Hatta bir arkadaş dedi “gel seni Hıristiyan yapalım vaftiz edelim”, dedim “vaftiz olurum ama Hıristiyan olmam, biz erlamdürilrah müslümanız, hem Hıristiyan olursam her pazar kiliseye gelemem, riyakarlık olur, evimde gizli gizli günah çıkarırım, olmaz..”
Evet efendim, biz geçmişte de geleneklerine bağlı çok dindar bir aileydik büyükannem her şeker bayramında nane likörü ikram ederken mendillerimizi vermeyi de unutmazdı. Ben mesela, her kandil muhakkak kandil simidi yerim, hiç ihmal etmem. Ama ne yalan söyliyeyim aşurede üzümden hoşlanmıyorum, hep kenara çıkarıyorum. Efendim, rahmetli dedemin bir gözü takma idi keman çalarken, heyecandan gözüne sopasının ucu gelmiş göz fırt diye sen çık, hoplaya zıplaya aşure yiyen bendenizin tabağına düş.. kaşığı bir daldırırım ki, gümüş kaşık mahluk olmuş bana bakıyor zannettim, nasıl korktum anlatamam, çığlık çığlığa kaçtım bir hafta çatal kaşık tutamadım. Bu sebeple aşuredeki üzüm bana hep o müessif hadiseyi hatırlatır.
Bir keresinde hacca gitmeye niyetlenmiştim, hatta yazıldım kur’a da çıktı ama gidemedim. Meğer dostlarım oyun oynamışlar bana: “Bu sene hac Eylül’e denk geliyor hatta Kabe de Budapeşte’ye denk geliyor” dediler. Efendim, ben de saf saf dinliyorum, dedim “Eylül’de Budapeşte bir başka güzeldir, oradan da Prag’a geçerim, eski dostları görürüm” dedim. Meğer haccın Eylül’e geldiği doğruymuş da Kabe sabitmiş. Dedim “ne işim var çölde, ben bahtsız adamım başıma bir şey gelir maazallah çölde.” Buradan yetkililere sesleniyorum, sevgili Baykal yahu hep muhalefetsin, bir iktidar ol da şu Kabe’yi Paris’e getirt hadi Roma da olur, daha yakın, hem zaten Vatikan da orda, yan yana dursunlar işte..
Neyse biz türban meselesine dönelim.
Velhasılı bu iş iyice siyasi oldu. Bir taraf taktırmam diyor bir taraf çıkartmam. Ben bir orta yol bulayım: yaşı 45’in üzerindekiler taksın diğerleri takmasın. Hatta lütfen yaşı 45’in üzerindekiler mini etek de giymesin. İnsanın iştahı kaçıyor.
İştah dedim de aklıma geldi malum ramazan yaklaşıyor, ben tutamıyorum ama bu oruç tutanlara çok imreniyorum doğrusu. Ne güzel iradelerine sahip oluyorlar, yalnız bunu da düzenlemek lazım dikkat ediyorum da belli bir saati de yok her gün 2 dakka 3 dakka uzuyor kısalıyor falan, bence reform yapalım şu oruç kahvaltıdan sonra 10 gibi mesela, başlasın, saat 5’de 5 çayına yetişsin. Hem daha az yorucu olur hem de düzenli olur, değil mi? Sonra akşamları teravih var bir de. Efendim o zaten çok zor, onun yerine 10 şınav 10 mekik tamamdır bence, maksat vücut sağlığı değil mi zaten.. 1-2 km de yürürsün olur biter.
Evet, bu hafta da bize ayrılan sürenin sonuna geldik. Dini konularda bütün bilgi, birikim ve tecrübelerimi sizinle paylaşacağımdan emin olun, rahmetli Burhan Felek görse aferin Necdetciğim derdi. Haftaya çok merak edilen Türkçe ibadet konusuna değineceğim şimdiden hazırlık yapın.
Hürmetlerimle
Ahmet Necdet Kompüter
Arjantin fahri müftüsü, üstad-ı kebir, Em. Kd. şeyhülekber, fırka-i nariye Yön Kr. Bşk. Yrd.
31.7.09
8.7.09
Yargı Reformu
Yurttaşlarım,
Israrlar ve oluşturulan kamuoyu baskısıyla gittim encümene danıştım, akil adamlara sordum, sahilde oturdum, demli çayımı içerken düşündüm, balıkçı İzzet dayıya sordum ve tereddütsüz karar verdim: yargıda reformu başlatacağım. Evet, aziz dostlarım, ülkeme bir hizmette daha bulunmanın haklı gururunu yaşıyorum.
İşe tepeden mi başlayalım yoksa en baştan mı diye düşündüm. Eh, bu yargıya başvuranlar yahut taraf olanlar değil mi konunun asıl muhatabı, demek ki onlardan başlamak lazım. Bir kere suçun ispatına kadar suçsuzluk ilkesini değiştiriyorum. Zira herkes potansiyel suçludur. Bakın hâkimin savcının işi nasıl kolaylaştı. Çağır sanık vatandaşı suçsuzluğunu ispat etsin, sen ne yoruluyorsun yahu.
Gelelim yargıda çift başlılık ilkesine: biliyorsunuz askeri ve sivil mahkemeler var.. Ayıp ayıp. Bir kere bu olmaz. 2010 yılına çeyrek kala 70 milyonluk çağdaş bir ülkede böyle çiftbaşlılık olmaz, olursa işte böyle sorunlar da olur. Herkes AB kriterleri diyor, yahu sen icat et bir kriter de AB senden alsın..
Evet, burada ilk kes seslendiriyorum çiftbaşlılık kalkacak, bu saçmalığa bir son verilecek ve onun yerine çok başlılık gelecek. Kur bakkal mahkemesi, berber mahkemesi, muhasebeciler mahkemesi.. ne uğraşıyorsun 2 mahkemeyle yazık günah, o hakimlerinde çoluk çocukları var evde bekleyen karıları var.. 2 mahkemeyle olur mu bu işler. Bak, nasıl esnaf odaları var, her odanın nasıl çay ocağı oluyorsa kenara köşeye bir de mahkeme kursunlar oldu bitti..
Benim pek sevdiğim zaptiye nazırı bir paşa amcam vardı, onun da sevimli mi sevimli bir oğlu vardı, kendisine raptiye nazırı derdik ki konu bu değil. İşte bu paşa amcam birgün konaklarında umuma bir davet verirken eski şansölye Backen Bauer adında bir zat merhum pederime yaklaşmış ve ağabeysinden bir ricada bulunmak üzere aracı olup olamayacağını sormuş, pederim de gayri ihtiyari kabul edip kalem odasına geçmişler. Amca zadem de o sıra kalem odasında bu şansölyenin kızıyla pek samimi imiş. Kapı açılınca görülen malum manzara keyifleri kaçırmışsa da Peder bey gayet soğukkanlı bir tavırla şansölyenin koluna girip “eee üstad siz dünür olmuşsunuz, aracıya mahal kalmamış müsadenizle ben topuklayayım” demek suretiyle olay yerinden uzaklaşmış.
Şimdi tahmin ediyorum ki aranızda “ee ne alaka” diyen okuyucularım merakla işin sonunu da yazmamı bekliyorlar ama kısa bir ara verelim.
Yahu yazarken ara vermek de pek saçma imiş, ben arayı verdim gittim çarşıdan balık aldım, doktorum yasakladığı için mecbur rakısız yiyip mundar ettim, üstüne bir kahve içip çubuğumu tüttürdüm derken içim geçmiş uyumuşum.. gözlerimi bir açtım saat sabahın körü.. Daha uşaklarım bile uyanmamış. Oturdum klavyemin başına bir de ne göreyim, yazmışım ara vermişim, arada tarih değişmiş. İnsan imreniyor tabi televizyonda “az sonraaa”ları görünce.. ben de yapayım dedim ama olmadı.. istediğim lezzeti alamadım, ulan ben ara veriyorum ama okuyucu vermiyor ki, kafa işte.. mazur görün efendim..
Neyse, ben o olayın sonunu da hatırlayamadım şu an ama amca zadem o kızla evlenmedi, hatta yaşı ilerledikçe karşı cinse bir ilgi duymadığını hatta hiçbir cinse karşı bir ilgi duyamadığını öğrendik, en son Danimarka’da bir kaktüsle evlendiğini duymuştum ama nikaha gitmek içimden gelmedi sadece çiçek yollayıp mutluluklar diledim kuzinime.
Hülasa, sonuç olarak çok başlılık bir çok zahmeti ortadan kaldıracak yegane çözümdür kanımca….
Hah şimdi hatırladım, babacığım o gün hani siz dünür oldunuz dedi ya, işte kurulan bu akrabalık neticesinde şansölyenin işi halledildi. Şimdi bu şansölye işin başıydı ama akrabalık neticesinde olaya bir baş daha sokarak çözümsüzlüğe bir son verdi, yani aklınca bir üst makam icat etmiş oldu.
Buradan çıkarılacak çok dersler var. Mesela mahkemenin kararını beğenmedin git temyize onu da beğenmedin git yargıtaya, onu da beğenmedin bir tahkim kurulu icat et, o da olmadı git bizim Sabih’i bul soksun literatüre bir “367 hakim olmazsa bu karar verilemez” meselesini, sonra onlar uğraşsınlar dursunlar. Şimdi sen mahkeme sayısını arttırırsan hakkını arama yollarını da arttırırsın, her yana hukuk adalet dağılır özgürce, özgürce yaşarsın, yaşasın özgürlük, yaşasın bağımsız yargı..
Ahmet Nejdet Kompüter
Asil lümpen Emk. Kıd. Bnb. Ask. Hak. Tnk. Çvş. Zırhlı taşıyıcı
Israrlar ve oluşturulan kamuoyu baskısıyla gittim encümene danıştım, akil adamlara sordum, sahilde oturdum, demli çayımı içerken düşündüm, balıkçı İzzet dayıya sordum ve tereddütsüz karar verdim: yargıda reformu başlatacağım. Evet, aziz dostlarım, ülkeme bir hizmette daha bulunmanın haklı gururunu yaşıyorum.
İşe tepeden mi başlayalım yoksa en baştan mı diye düşündüm. Eh, bu yargıya başvuranlar yahut taraf olanlar değil mi konunun asıl muhatabı, demek ki onlardan başlamak lazım. Bir kere suçun ispatına kadar suçsuzluk ilkesini değiştiriyorum. Zira herkes potansiyel suçludur. Bakın hâkimin savcının işi nasıl kolaylaştı. Çağır sanık vatandaşı suçsuzluğunu ispat etsin, sen ne yoruluyorsun yahu.
Gelelim yargıda çift başlılık ilkesine: biliyorsunuz askeri ve sivil mahkemeler var.. Ayıp ayıp. Bir kere bu olmaz. 2010 yılına çeyrek kala 70 milyonluk çağdaş bir ülkede böyle çiftbaşlılık olmaz, olursa işte böyle sorunlar da olur. Herkes AB kriterleri diyor, yahu sen icat et bir kriter de AB senden alsın..
Evet, burada ilk kes seslendiriyorum çiftbaşlılık kalkacak, bu saçmalığa bir son verilecek ve onun yerine çok başlılık gelecek. Kur bakkal mahkemesi, berber mahkemesi, muhasebeciler mahkemesi.. ne uğraşıyorsun 2 mahkemeyle yazık günah, o hakimlerinde çoluk çocukları var evde bekleyen karıları var.. 2 mahkemeyle olur mu bu işler. Bak, nasıl esnaf odaları var, her odanın nasıl çay ocağı oluyorsa kenara köşeye bir de mahkeme kursunlar oldu bitti..
Benim pek sevdiğim zaptiye nazırı bir paşa amcam vardı, onun da sevimli mi sevimli bir oğlu vardı, kendisine raptiye nazırı derdik ki konu bu değil. İşte bu paşa amcam birgün konaklarında umuma bir davet verirken eski şansölye Backen Bauer adında bir zat merhum pederime yaklaşmış ve ağabeysinden bir ricada bulunmak üzere aracı olup olamayacağını sormuş, pederim de gayri ihtiyari kabul edip kalem odasına geçmişler. Amca zadem de o sıra kalem odasında bu şansölyenin kızıyla pek samimi imiş. Kapı açılınca görülen malum manzara keyifleri kaçırmışsa da Peder bey gayet soğukkanlı bir tavırla şansölyenin koluna girip “eee üstad siz dünür olmuşsunuz, aracıya mahal kalmamış müsadenizle ben topuklayayım” demek suretiyle olay yerinden uzaklaşmış.
Şimdi tahmin ediyorum ki aranızda “ee ne alaka” diyen okuyucularım merakla işin sonunu da yazmamı bekliyorlar ama kısa bir ara verelim.
Yahu yazarken ara vermek de pek saçma imiş, ben arayı verdim gittim çarşıdan balık aldım, doktorum yasakladığı için mecbur rakısız yiyip mundar ettim, üstüne bir kahve içip çubuğumu tüttürdüm derken içim geçmiş uyumuşum.. gözlerimi bir açtım saat sabahın körü.. Daha uşaklarım bile uyanmamış. Oturdum klavyemin başına bir de ne göreyim, yazmışım ara vermişim, arada tarih değişmiş. İnsan imreniyor tabi televizyonda “az sonraaa”ları görünce.. ben de yapayım dedim ama olmadı.. istediğim lezzeti alamadım, ulan ben ara veriyorum ama okuyucu vermiyor ki, kafa işte.. mazur görün efendim..
Neyse, ben o olayın sonunu da hatırlayamadım şu an ama amca zadem o kızla evlenmedi, hatta yaşı ilerledikçe karşı cinse bir ilgi duymadığını hatta hiçbir cinse karşı bir ilgi duyamadığını öğrendik, en son Danimarka’da bir kaktüsle evlendiğini duymuştum ama nikaha gitmek içimden gelmedi sadece çiçek yollayıp mutluluklar diledim kuzinime.
Hülasa, sonuç olarak çok başlılık bir çok zahmeti ortadan kaldıracak yegane çözümdür kanımca….
Hah şimdi hatırladım, babacığım o gün hani siz dünür oldunuz dedi ya, işte kurulan bu akrabalık neticesinde şansölyenin işi halledildi. Şimdi bu şansölye işin başıydı ama akrabalık neticesinde olaya bir baş daha sokarak çözümsüzlüğe bir son verdi, yani aklınca bir üst makam icat etmiş oldu.
Buradan çıkarılacak çok dersler var. Mesela mahkemenin kararını beğenmedin git temyize onu da beğenmedin git yargıtaya, onu da beğenmedin bir tahkim kurulu icat et, o da olmadı git bizim Sabih’i bul soksun literatüre bir “367 hakim olmazsa bu karar verilemez” meselesini, sonra onlar uğraşsınlar dursunlar. Şimdi sen mahkeme sayısını arttırırsan hakkını arama yollarını da arttırırsın, her yana hukuk adalet dağılır özgürce, özgürce yaşarsın, yaşasın özgürlük, yaşasın bağımsız yargı..
Ahmet Nejdet Kompüter
Asil lümpen Emk. Kıd. Bnb. Ask. Hak. Tnk. Çvş. Zırhlı taşıyıcı
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)