Değerli dostlarım, bu sefer ben bizzatihi kendime baskı yaparak bu yazıyı kaleme alıyorum.
Görüyorum ki Değerli siyasetçimiz Deniz Baykal ile Başbakanımız arasında hoş olmayan hadiseler yaşanıyor, demek ki benim gibi bir siyaset bilimcisine ara bulmak üzere iş düşüyor. Bizim Sabih'den önce devreye gireyim istedim ki işler daha da karışmasın.
Efendim, bu başbakanlık makamı malumunuz meclis çoğunluğundan alınan güvenoyuyla elde ediliyor, bundan böyle mecliste 367 şartını başbakanlık hususu için de arayalım. Tabi siz meclis aritmetiği ve 367 deyince hemen değerli dostum sabih'i hatırladınız. Benim okul numaram da 414 olduğuna göre bundan böyle eğer salonda 414 milletvekili yoksa başbakan seçilmesin efendim. Bu biiir..
İkincisi, taviz vermek onursuzluk değildir. AKP'li arkadaşlarımız kabul etsinler hanımı başörtülü olan başbakan olmasın ama CHP'li arkadaşlarımız da taviz versinler ve desinler ki kayınçoları peruklu olanlar ve hatta bıyıklarını boyatanlar da başbakan olamasınlar. Zira çok çirkin bir görüntü, muşmula gibi suratta ak kaş altına kömür karası bıyık avrupa kriterlerine bile uymaz. Gerçi biz bi ara düşündük senatörler meclisi kurup ingiliz lordları gibi lüle lüle bembeyaz peruk takalım ama ben evde uyguladım kafamı sivilce bastı, pişik olduk gerek duymadık.
Bir de burdan sayın başbakana sesleniyorum, o kadar bakanın var, dikkat ettim, iyice araştırdım, bir de gördüm ki hepsi AKP'li. Yani ilaç olsun diye bile bir tane CHP'li bakan yok. Bu ayıptır, haksızlıktır. Ne olurdu bakanlıkların yarısını CHP ile paylaşsan. İnsan bu kadar mı cimri olur? Yarın aynısını sana yapsalar hoşuna gider mi?
Üçüncüsü, başbakanın katıldığı AKP mitinglerine bakıyorum da hınca hınç dolu. Sen koskoca başbakansın ülkeyi yönetiyorsun, ne olur arada bir CHP'ye de miting düzenlesen? Bak, onlar Sivas'tan öteye gidemiyorlar, hazır sen gitmişin.. Hoş olmaz mı hazır gitmişken bir başbakan olarak CHP mitingine katılsan. İlla Deniz bey gidecek diye anayasada bir kaide mi var. Düzenle bir CHP mitingi hoşgörü ortamı yeşersin. Hepiniz kardeşsiniz hem o senin büyüğün sonuçta.
Burdan Deniz Baykal'a da seslenmemek olmaz, başbakan Recep Bey'e seslendik sonuçta.
Sevgili Deniz Bey, Sayın Baykal:
Ne oldu, hani sen rejim yapıyordun.. Yaa işte böyle yakalarlar adamı, kokoreç yemişsin haftasonu hiç bize haber vermiyorsun. Ne demiş ünlü bestekarımız Mirkelam: "Kokoreç, koko koko" Sana ısmarlatıcaz diye korkma, bizim ticketımız var aslanım. Eğer bir daha benden gizli gidersen seni Avrupa birliği yüksek komserine şikayet ederim. Şaka şaka, afiyet olsun. Yazımı latifeyle bitireyim istedim, yengeye çocuklara selamlar.
Siz de hoşçakalın değerli dostlarım. Unutmayın bana ihtiyacınız var.
Ahmet Nejdet Kompüter
Meclis Aritmetikçisi, dnt uzm, tnk çvş, asil kişi
4.3.09
Üstad-ı Azam A.N.K'den Diplomasi dersleri
Sevgili Dostlarım,
Bu yazıyı yine baskılardan bunaldığım için yazıyorum. Biliyorsunuz daha önce de beni cumhurbaşkanı olarak görmek istediğiniz için yazmıştım. Bu sefer Davos'daki rezalet üzerine, gelen ricalardan ötürü isteyenlere diplomasi dersi vereyim dedim.
Tabii ki Başbakanımızın İsrail Cumhurbaşkanına layık gördüğü muameleyi hep birlikte hiç beğenmedik. Bu bizim örf ve adetlerimize hiç mi hiç yakışmadı. Öncelikle, salona girdiklerinde başbakanın nazikçe kendisinden yaşça büyük olan Simon'un elini öpmesi gerekirdi (ben ona Simon derim, hatta keyfim yerindeyse “lan simoviç” diye takılırım kendisine); malum-u aliniz, bizde önce büyüklerin eli öpülür, değil mi? Simon'un da yine nazikçe Erdoğan'ın çenesinin altını avuçlayıp “maşallaa maşallaa el öpenlerin çok olsun” demesi gerekirdi. Tabi Burda Simon'u hoş görüyoruz, zira önce Erdoğan Simon'un elini öpmeyerek saygısızlık yaptı.
Gelelim oturuşa, büyüklerin yanında bırak ayak ayak üstüne atmayı biz oturamazdık bile, öğrencilerim Mesut'la Ecevit'i, hatırlayın nasıl da hazırolda beklerlerdi Bush'u. Işte nezaket ve görgü budur. Erdoğan burada da bizden eksi puanı aldı.
Hiç unutmuyorum, yine sefirlik günlerimin birinde, bir ülkeye gitmişiz, büyük ricalarımız olacak.. Bir ara ev sahibi devlet başkanı su istedi de görevliler duymadı sanırım, hemencecik diplomasi atağı yaparak suyu koşup getirdim, tabi üzerini bir peçete örtmeyi de unutmadım ve bardağı en altından tutarak uzattım. Bu ziyaretimizde ricalarımız yerine gelemedi malesef ama başka bir ülkedeki resepsiyonda bu devlet başkanı beni hemen tanıdı ve büyük bir güvenle benden soğuk şampanya istedi. Bakınız, bu yabancılar güvenmedikleri adamdan bir şey istemezler. Şimdi ben sanmıyorum ki herhangi bir devlet başkanı bizim başbakandan su istesin, kabuklu yemiş bile istemez, niye? Güvenmez de ondan. Demek ki neymiş, güven duygusu diplomaside en önemli şeymiş..
Yine birgün Kore'deyiz, güneyde yani, kurtuluş yıldönümü resepsiyonu.. Yanıma çekik gözlü biri geldi, birşeyler diyor anlamıyorum. Hemen büyük bir saygıyla ellerimi birleştirerek huzurunda eğildim, şimdi bu onların kültürü, biz de biliyoruz yani.. Neyse, bu bir afalladı önce baktı ki saygıda önde gidiyorum, hemen o da eğildi çakal. Ben daha çok eğildim, o da eğildi.. diğer konuklar da takdirle beni izliyorlar, hemen oracıkta golü attım, secdeye kapandım.. Daha önce de görmüştüm babannem namaz falan kılardı, ordan biliyorum.. Neyse, bu tabi kaldı öyle, secdeye de kapanamadı.. Sonra baktım millet dağılıyor meğersem garsonmuş bu, yemek başlamış da içeri çağırıyormuş, ama nasıl kötü bir ingilizce aksanı anlatamam.. Gerçi iyi olsa da anlatamam, ben ingilizce bilmiyorum, ama fransızcam sular seller gibi.. Velhasıl kelam, o adam güney kore başbakanı olsaydı bugün Kia'sıydı Hyundai'siydi bir SsanYong'uydu hepsine ucuz ucuz biniyor olacaktık, efendime söyliyeyim.
Fransızca demişken birgün Mitterand'ın eşi gelmişti de kendisine “Je'taimme” demiştim, gül gül öldük sonra. Bu fransız korumalar artık ne anladılarsa bi giriştiler bana, topkapı sarayında ağzıma gözüme indiriyorlar. Şimdi bu fransada cezayirliler, faslılar, tunuslular falan var, sanırım korumalar da onlardan, anlamadılar yaptığım espiriyi.. halbuki “size aşk hissediyorum” diyorum, şaka yani.. Diplomaside espiri çok önemlidir, bak sonra bu bayan Mitterand bir mahçup oldu, giderken beni sormuş, ben tabi o sırada koruma müdürü ile merkezdeyiz, özürler falan.. neyse çok güldük sonra, 5-10 karton sigara, viski falan verdim de gönlünü aldım, olur böyle yanlış anlaşılmalar.
Erdoğan da Davos'da konuşmasına başlarken “Mişon, Solomon bir de Temel trende gidiyorlarmış...” babında bir fıkra kelamı edip havayı yumuşatsa böyle olmazdı, değil mi? Tabi bunlar vizyon isteyen işler. Bu israilliler zaten yorgun adamlar, tonlarca bomba atmışlar, kolları kopmuş, önce streslerini alacaksın, sırtlarını sıvazlayıp “he.. he..” diyeceksin. Yoksa ülkemizin itibarı zedelenir, tamiri mümkün olmayan işler olur. Çıkarlarımız zarar görür. İşte biz 80 küsür senedir bu ince oyunları, büyük ustalıklarla kıvırdığımız için bugün Türkiye dünya diplomasisinde en ön sırada yer almaktadır.
Hiç unutamam, hatırladıkça da gözlerim dolar, Birleşmiş Milletler'e üye ülkeler toplantısında fotoğraf çektiriyoruz Amerikan Başkanı'nın tam yanındayım böyle omuzlarımız değdi değecek, hatta biraz sürttürmeye de çalışmıyorum değil, hemen ingiliz başkanı girdi aramıza, bak, nasıl kıskanıyor beni, yanımda olmak istiyor, derken Almanya Şansölyesi girdi, Fransa derken benim bu sağ yanımı paylaşamıyorlar. Aman aman, Polonya, Çin, Çekoslovakya, Zaire, Nijerya, Uruguay derken dünya liderleri paylaşamıyorlar benim yanımı efendime söyliyeyim.. Hülasa, resim çekiliyor artık, ben, inanırmısnız en üst sıra (ki sekiz sıra var) en soldayım, yanımda da Guatemala fahri büyükelçisi, sanki kurayı o kazanmış gibi, dünya liderleri paylaşamamışlar yani beni. Amerikan başkanı birinci sırada ortalarda kalmış.. Tabi bu teveccüh şahsıma gösterilmiş bir lütuf değil, temsil ettiğim ülkeye bir kompliman adeta.
Ya, biz işte böyle günler gördük, yaşadık. Lakin bu Davos'daki olanlar beni ziyadesiyle üzdü, çok mütehassıs oldum. Umarım uygun bir zamanda fırsatını bulabilirsem Başbakanımıza da bu konudaki tecrübelerimi şahsen aktarabilirim.
Şimdilik bizden bu kadar, tekrar görüşmek üzere, hoşçakalın benim aziz dostlarım.
Ahmet Nejdet Kompüter
(emekli dip. siv. atş. asil kişi)
Bu yazıyı yine baskılardan bunaldığım için yazıyorum. Biliyorsunuz daha önce de beni cumhurbaşkanı olarak görmek istediğiniz için yazmıştım. Bu sefer Davos'daki rezalet üzerine, gelen ricalardan ötürü isteyenlere diplomasi dersi vereyim dedim.
Tabii ki Başbakanımızın İsrail Cumhurbaşkanına layık gördüğü muameleyi hep birlikte hiç beğenmedik. Bu bizim örf ve adetlerimize hiç mi hiç yakışmadı. Öncelikle, salona girdiklerinde başbakanın nazikçe kendisinden yaşça büyük olan Simon'un elini öpmesi gerekirdi (ben ona Simon derim, hatta keyfim yerindeyse “lan simoviç” diye takılırım kendisine); malum-u aliniz, bizde önce büyüklerin eli öpülür, değil mi? Simon'un da yine nazikçe Erdoğan'ın çenesinin altını avuçlayıp “maşallaa maşallaa el öpenlerin çok olsun” demesi gerekirdi. Tabi Burda Simon'u hoş görüyoruz, zira önce Erdoğan Simon'un elini öpmeyerek saygısızlık yaptı.
Gelelim oturuşa, büyüklerin yanında bırak ayak ayak üstüne atmayı biz oturamazdık bile, öğrencilerim Mesut'la Ecevit'i, hatırlayın nasıl da hazırolda beklerlerdi Bush'u. Işte nezaket ve görgü budur. Erdoğan burada da bizden eksi puanı aldı.
Hiç unutmuyorum, yine sefirlik günlerimin birinde, bir ülkeye gitmişiz, büyük ricalarımız olacak.. Bir ara ev sahibi devlet başkanı su istedi de görevliler duymadı sanırım, hemencecik diplomasi atağı yaparak suyu koşup getirdim, tabi üzerini bir peçete örtmeyi de unutmadım ve bardağı en altından tutarak uzattım. Bu ziyaretimizde ricalarımız yerine gelemedi malesef ama başka bir ülkedeki resepsiyonda bu devlet başkanı beni hemen tanıdı ve büyük bir güvenle benden soğuk şampanya istedi. Bakınız, bu yabancılar güvenmedikleri adamdan bir şey istemezler. Şimdi ben sanmıyorum ki herhangi bir devlet başkanı bizim başbakandan su istesin, kabuklu yemiş bile istemez, niye? Güvenmez de ondan. Demek ki neymiş, güven duygusu diplomaside en önemli şeymiş..
Yine birgün Kore'deyiz, güneyde yani, kurtuluş yıldönümü resepsiyonu.. Yanıma çekik gözlü biri geldi, birşeyler diyor anlamıyorum. Hemen büyük bir saygıyla ellerimi birleştirerek huzurunda eğildim, şimdi bu onların kültürü, biz de biliyoruz yani.. Neyse, bu bir afalladı önce baktı ki saygıda önde gidiyorum, hemen o da eğildi çakal. Ben daha çok eğildim, o da eğildi.. diğer konuklar da takdirle beni izliyorlar, hemen oracıkta golü attım, secdeye kapandım.. Daha önce de görmüştüm babannem namaz falan kılardı, ordan biliyorum.. Neyse, bu tabi kaldı öyle, secdeye de kapanamadı.. Sonra baktım millet dağılıyor meğersem garsonmuş bu, yemek başlamış da içeri çağırıyormuş, ama nasıl kötü bir ingilizce aksanı anlatamam.. Gerçi iyi olsa da anlatamam, ben ingilizce bilmiyorum, ama fransızcam sular seller gibi.. Velhasıl kelam, o adam güney kore başbakanı olsaydı bugün Kia'sıydı Hyundai'siydi bir SsanYong'uydu hepsine ucuz ucuz biniyor olacaktık, efendime söyliyeyim.
Fransızca demişken birgün Mitterand'ın eşi gelmişti de kendisine “Je'taimme” demiştim, gül gül öldük sonra. Bu fransız korumalar artık ne anladılarsa bi giriştiler bana, topkapı sarayında ağzıma gözüme indiriyorlar. Şimdi bu fransada cezayirliler, faslılar, tunuslular falan var, sanırım korumalar da onlardan, anlamadılar yaptığım espiriyi.. halbuki “size aşk hissediyorum” diyorum, şaka yani.. Diplomaside espiri çok önemlidir, bak sonra bu bayan Mitterand bir mahçup oldu, giderken beni sormuş, ben tabi o sırada koruma müdürü ile merkezdeyiz, özürler falan.. neyse çok güldük sonra, 5-10 karton sigara, viski falan verdim de gönlünü aldım, olur böyle yanlış anlaşılmalar.
Erdoğan da Davos'da konuşmasına başlarken “Mişon, Solomon bir de Temel trende gidiyorlarmış...” babında bir fıkra kelamı edip havayı yumuşatsa böyle olmazdı, değil mi? Tabi bunlar vizyon isteyen işler. Bu israilliler zaten yorgun adamlar, tonlarca bomba atmışlar, kolları kopmuş, önce streslerini alacaksın, sırtlarını sıvazlayıp “he.. he..” diyeceksin. Yoksa ülkemizin itibarı zedelenir, tamiri mümkün olmayan işler olur. Çıkarlarımız zarar görür. İşte biz 80 küsür senedir bu ince oyunları, büyük ustalıklarla kıvırdığımız için bugün Türkiye dünya diplomasisinde en ön sırada yer almaktadır.
Hiç unutamam, hatırladıkça da gözlerim dolar, Birleşmiş Milletler'e üye ülkeler toplantısında fotoğraf çektiriyoruz Amerikan Başkanı'nın tam yanındayım böyle omuzlarımız değdi değecek, hatta biraz sürttürmeye de çalışmıyorum değil, hemen ingiliz başkanı girdi aramıza, bak, nasıl kıskanıyor beni, yanımda olmak istiyor, derken Almanya Şansölyesi girdi, Fransa derken benim bu sağ yanımı paylaşamıyorlar. Aman aman, Polonya, Çin, Çekoslovakya, Zaire, Nijerya, Uruguay derken dünya liderleri paylaşamıyorlar benim yanımı efendime söyliyeyim.. Hülasa, resim çekiliyor artık, ben, inanırmısnız en üst sıra (ki sekiz sıra var) en soldayım, yanımda da Guatemala fahri büyükelçisi, sanki kurayı o kazanmış gibi, dünya liderleri paylaşamamışlar yani beni. Amerikan başkanı birinci sırada ortalarda kalmış.. Tabi bu teveccüh şahsıma gösterilmiş bir lütuf değil, temsil ettiğim ülkeye bir kompliman adeta.
Ya, biz işte böyle günler gördük, yaşadık. Lakin bu Davos'daki olanlar beni ziyadesiyle üzdü, çok mütehassıs oldum. Umarım uygun bir zamanda fırsatını bulabilirsem Başbakanımıza da bu konudaki tecrübelerimi şahsen aktarabilirim.
Şimdilik bizden bu kadar, tekrar görüşmek üzere, hoşçakalın benim aziz dostlarım.
Ahmet Nejdet Kompüter
(emekli dip. siv. atş. asil kişi)
Cumhubaşkanlığı Adaylığım
Sevgili okuyucularım,
Yoğun baskılardan bunaldığım için bu yazıyı kaleme alıyorum.
Sizlerden gelen onbinlerce telefon, mail, sms, güvercin ve taşa sarılı kağıt sonucu evim altüst oldu, telesekreterim kilitlendi, şebekem patladı, başım yarıldı ve evim kuş pisliği içinde. İnanın büyük bir stress yaşıyorum, tabi duygulanmadım da değil. Özellikle oturma odasının camını kırıp da içeri giren ve 16ya 9 plazmamın içerisinden çıkardığım bir mesajda yazılı olanları aynen aktarıyorum:
"Sen bizim tek umudumuzsun, senin varlığınla bu cumhuriyet ilelebet payidar olacaktır, bizleri riyasetinden mahrum etme..." gerisini anlamadım mesajın bundan sonrası yanık.
Bakın sevgili dostlarım,
Ben sadece sıradan bir TC vatandaşıyım. Yani elimde sihirli bir değnek yok. Zaten böyle bir değneğim olsa Cumhurbaşkanı olmadan da bütün kötülükleri yokeder, yanlışları düzeltir ve Galatasarayı her sene şampiyon yapardım. Size kendi başınızın çaresine bakın da demiyorum, çözüm basit: bir kaşık suya iki damla sirke ardından zencefille ovulup sarımsaklı balla sıvanacak... pardon bu başka birşeyin çözümüydü. Bunun çözümü o kadar basit değil. Ama imkansız da değil.
Eğer beni cumhurbaşkanı olarak görmek istiyorsanız anayasada ufak değişikliklere gitmeniz gerekecek. Öncelikle Cumhurbaşkanını halk seçecek. Görev süresi 2+2 yıl olacak. Makam aracı ferrari olacak ve Galatasaray Kadıköyde fenere yemeden 8 tane atacak (7 atmıştı). Bütün bu şartlar sağlandıktan sonra bana gelin ve sizi müreffeh memleketler seviyesine çıkarayım, mazotu 1 ytl yapayım, emekliye 14 maaş vereyim, öys'yi kaldırayım.
Ayrıca rakip olarak Deniz Baykalı istiyorum, ama o yaşlı ömrü yetmeyebilir. O zaman en azından Bedri Baykam olsun. Muhalefette bu adamlardan birine ihtiyacım var kendi imajımı da düşünmek zorundayım. Ayrıca benden uzunla çalışmam onu da belirteyim.
Ben yine de sizlere, başka bir aday öneriyorum. Bence Cumhurbaşkanı AURELLIO olsun. Bakınız, vatandaş olduktan sonra milli takımda neler yapıyor, feneri de kurtardı, ülkeyi mi kurtaramayacak. Yalnız bir sorun var: hanımı zenci!
Biliyorsunuz ki hanımı başörtülü, kırmızı kaşkollu, fenerli, miyop ve zenci olanlar cumhurbaşkanı olamıyor. Demek ki bu da olmayacak, artık tıkandım kaldım, zira kuzeni esmer, röfleli ve kaşar olanlarla, kayınçoları primitif ve obsessif olanlar da cumhurbaşkanı olamıyorlar. Aday bulamıyoruz işte görüyorsunuz. Nedense kimsenin aklına şu tüzüğü değiştirmek de gelmiyor (tabi tüzük varsa) neyse artık işte durum bu. Ama merak etmeyin madem bana bu kadar güveniyorsunuz, birşeyler düşüneceğim. Ben sizi yalnız bırakmam.
Şimdilik hoşçakalın benim pek aziz dostlarım.
Ahmet Nejdet Kompüter
emk dip. svl atş. asil kişi
Yoğun baskılardan bunaldığım için bu yazıyı kaleme alıyorum.
Sizlerden gelen onbinlerce telefon, mail, sms, güvercin ve taşa sarılı kağıt sonucu evim altüst oldu, telesekreterim kilitlendi, şebekem patladı, başım yarıldı ve evim kuş pisliği içinde. İnanın büyük bir stress yaşıyorum, tabi duygulanmadım da değil. Özellikle oturma odasının camını kırıp da içeri giren ve 16ya 9 plazmamın içerisinden çıkardığım bir mesajda yazılı olanları aynen aktarıyorum:
"Sen bizim tek umudumuzsun, senin varlığınla bu cumhuriyet ilelebet payidar olacaktır, bizleri riyasetinden mahrum etme..." gerisini anlamadım mesajın bundan sonrası yanık.
Bakın sevgili dostlarım,
Ben sadece sıradan bir TC vatandaşıyım. Yani elimde sihirli bir değnek yok. Zaten böyle bir değneğim olsa Cumhurbaşkanı olmadan da bütün kötülükleri yokeder, yanlışları düzeltir ve Galatasarayı her sene şampiyon yapardım. Size kendi başınızın çaresine bakın da demiyorum, çözüm basit: bir kaşık suya iki damla sirke ardından zencefille ovulup sarımsaklı balla sıvanacak... pardon bu başka birşeyin çözümüydü. Bunun çözümü o kadar basit değil. Ama imkansız da değil.
Eğer beni cumhurbaşkanı olarak görmek istiyorsanız anayasada ufak değişikliklere gitmeniz gerekecek. Öncelikle Cumhurbaşkanını halk seçecek. Görev süresi 2+2 yıl olacak. Makam aracı ferrari olacak ve Galatasaray Kadıköyde fenere yemeden 8 tane atacak (7 atmıştı). Bütün bu şartlar sağlandıktan sonra bana gelin ve sizi müreffeh memleketler seviyesine çıkarayım, mazotu 1 ytl yapayım, emekliye 14 maaş vereyim, öys'yi kaldırayım.
Ayrıca rakip olarak Deniz Baykalı istiyorum, ama o yaşlı ömrü yetmeyebilir. O zaman en azından Bedri Baykam olsun. Muhalefette bu adamlardan birine ihtiyacım var kendi imajımı da düşünmek zorundayım. Ayrıca benden uzunla çalışmam onu da belirteyim.
Ben yine de sizlere, başka bir aday öneriyorum. Bence Cumhurbaşkanı AURELLIO olsun. Bakınız, vatandaş olduktan sonra milli takımda neler yapıyor, feneri de kurtardı, ülkeyi mi kurtaramayacak. Yalnız bir sorun var: hanımı zenci!
Biliyorsunuz ki hanımı başörtülü, kırmızı kaşkollu, fenerli, miyop ve zenci olanlar cumhurbaşkanı olamıyor. Demek ki bu da olmayacak, artık tıkandım kaldım, zira kuzeni esmer, röfleli ve kaşar olanlarla, kayınçoları primitif ve obsessif olanlar da cumhurbaşkanı olamıyorlar. Aday bulamıyoruz işte görüyorsunuz. Nedense kimsenin aklına şu tüzüğü değiştirmek de gelmiyor (tabi tüzük varsa) neyse artık işte durum bu. Ama merak etmeyin madem bana bu kadar güveniyorsunuz, birşeyler düşüneceğim. Ben sizi yalnız bırakmam.
Şimdilik hoşçakalın benim pek aziz dostlarım.
Ahmet Nejdet Kompüter
emk dip. svl atş. asil kişi
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)