Değerli dostlarım,
San’at, bir ulusun damarlarında dolaşan kültür kanının milli ve manevi alyuvarlarına albümin şeylerini zerkeden hassas bir dokusal icra şeyidir; böyle girişlerde başta toparlayamıyorum gibi gözükebilir ama sabırla okuyan okuyucularım ileride zamanla açıldığımı tespit edeceklerdir.
Hülasa, bir toplumun millet olabilmesi için kendine özgü motiflerle cihan şümul bir sanat icrasına ihtiyacı olduğu şüphe götürmez bir gerçektir. Bu sebeple 50 küsur senelik devlet adamlığım süresince san’ata gereken önemi vermeyi bir borç bilmişimdir.
Hattızatında Adıyaman’a opera götürmek de benim fikrimdi. İstedim ki fikri hür vicdanı hür, sanatkar nesiller yetişsin, sanatçı olsunlar, ama bu politikanın devamı gelmeyince ola ola korucu oldular..
Efendim, benim san’atla tanışmam 3 yaşımda başlar. Rahmetli anneannem balerin olduğu içün evimizde sanat eksik olmaz, hatta mahalleye taşardı. Merhum dedeciğim Hülagü paşa da boş zamanlarında heykel taklidi yapan, ziyadesiyle sanatçı ruhlu, mukallit bir adamdı. Hele bir “şaşıran angut kuşu heykeli” taklidi vardı ki mahallenin kasabı olsun, manavı olsun, berberi olsun herkes görmeye koşar seyretmeye doyamazdı. Şimdilerde Vahe Kılıçarslan isimli oğlumuz bu sanatın önde gelen icracılarından ama temelini işte böyle paşa dedem atmıştı.
Ben de bu sanata 3 yaşımda (af buyurunuz) büyük abdestini yapan şüpheci ördek adlı çalışmamla katılmış ve hatta o kadar başarılı olmuştum ki 4 buçuk saatlik performansımdan sonra annem sinir krizi geçirmiş babam cinnet eşliğinde hastaneye kaldırılmıştı. Vallahi, şimdi denesem yapamam haşa huzurdan lazımlık popoma yapışır tümleşik olur. Demek ki insan küçük yaşlarda daha bir azimli oluyor.
Seneler sonra bir Hollanda seyahatimde bu performansın benzerlerini sergileyen sanatçılarla karşılaştım amma biz başkaydık daha özenli ve sabırlıydık, zira en mühim hocalardan ders almıştık. Çocuk yaştaki azim ve değerli icracıların yol gösterici tecrübeleriyle, kendimiz bile fark etmeden ne merhaleler kat etmiştik demek ki.
Demem o ki, Ben bugün Turizm ve Kültür Bakanı olsam her yere açacağım kreşler vesilesi ile 3 yaşındaki çocukları toplar ve onları sanata yönlendirirdim. Milli Eğitim Bakanı olsam da derdim ki “aferin sayın turizm ve kültür bakanı çok doğru bir iş yaptınız, benim açmam gereken okulları siz açarak bana da unutulmaz bir ders verdiniz. Bu millet sizinle gurur duyuyor, başbakan olacak adamsınız, şu önümüzdeki kongrede adaylığınızı koyun parti başkanlığına, desteklemeyen şerefsizdir.”
Aziz yurttaşlarım,
Şimdi bazı siboblar diyeceklerdir ki “ulan milletin karnı aç şu soylu ve asil adam neler söylüyor” evet doğru, milletin karnı aç ve asaletim gerçekten üzerimden taşar fışkırır, amma velakin ruh açlığı daha kötüdür. İcabında karnın acıkır bir kuru üzümlü peksimet yersin, beyaz şarapla bastırırsın geçer.. Ya da ne bileyim, krakerle havyar atıştırırsın şampanya eşliğinde açlıktan eser kalmaz.. Onu da bulamadın diyelim kruvasanla beşamel soslu kaşarlı mantarlı biftek yersin geçer (ince kıyılmış yeşil zeytin ve fesleğenle süper olur, yanında da Porto) ama ruh açlığı böyle değildir işte.
Hadi diyelim ruhun acıktı ne yapacan, yemeğin ruhu kokusudur diyelim, kokla bakalım geçiyor mu açlığın. Geçmez. Çünkü ruh san’atla doyar. Koy pikaba Rahmaninov’u, giy tütünü puantını başla oynamaya, oh oh.. bak ne açlık kalıyor ne bir şey..
Filhakika, o ruhu aç bırakırsanız gider kendini futbola verir, dine verir, efendime söyliyeyim sağa sola verir kimseye bir yararı dokunmaz, gider fanatik olur, psikopat olur. Çivici katil olur Allah muhafaza. Mesela benim zamanımda bir Kasımpaşa canavarı vardı ki ben onun balerin ya da balet olduğunu hiç zannetmiyorum.
San’at dolu günler dilerim
Ahmet Nejdet Kompüter
Ultra üstad, farklı düşünür, encümeni daniş, GmbH